23 Ekim 2018 Salı 06:02
 

YIKICI REFLEKSLER

17 Aralık 2009 Perşembe 12:21

Böyle ortamlarda, tefekkür ve ferasetin yerini “refleksler” almaya başlar. Aidiyetler ve alışkanlıklar, tutumların temeline yerleşir.

Zaman algısı da çarpıklaşır, büzülür. “Dün” ve “yarın” mefhumları silikleşir; her şey “bugün”den ve “şu an”dan ibaret hale gelir.

Bu kutuplaşan ortamda ve çoraklaşan zeminde, sorumluluğu “karşı taraf”a yıkma “refleks”i özellikle öne çıkar. Yaklaşmakta olan yıkımın manevi ve vicdani yükünden kurtulmaya çalışma refleksidir bu. Kimse aynaya bakmak istemez.

Kutuplaşmanın etnik temelde geliştiği toplumlarda, çoğunluğa veya “hâkim unsur”a mensup olanların “ortak refleks” geliştirmelerini sağlayacak kaynaklar, işin doğası gereği, çok daha fazladır. Madun taraf ise, esas olarak “öfke” paydasında buluşmaya meyleder.

DTP’nin kapatılması örneğine bakalım. “Kürt tarafı”, sistemin bugüne kadar ürettiği haksızlıklara atıf yapmayı, bu olayda da mağdur olduğunu göstermek için yeterli sayıyor. Aslında kendi başına güçlü bir argümandır bu; ama zaafları vardır. Kararın haksızlığını ispatlamak isterken, kendini “siyaseten aklama”ya da çalışır. Bu refleks, kendiyle yüzleşme ve hesaplaşma yolunu kapatmaya kadar uzanır.

“Türk tarafı”nda ise, bu kararın “hukuken” doğru olduğu yönünde neredeyse bir mutabakat olduğu gözleniyor. “Dün”e kadar Anayasa Mahkemesi’nin günahlarını saya saya bitiremeyenler, “bugün” onun tarafsız ve masum olduğunu anlatmak için dere dere dolaşıyorlar. Kimi DTP’nin kendini kapattırmak için elinden geleni yaptığını, yani esas sorumlunun Anayasa Mahkemesi değil, DTP olduğunu ileri sürüyor. Başkaları, mahkemenin mevcut hukuk karşısında başka çaresi olmadığını vurguluyor. Başkaları da, zaten mahkemeden başka bir şey beklenemeyeceğini belirtiyor.

Kararın, mevcut hukuk kurallarına göre bile “haksız” olabileceği ihtimaliyle pek kimse ilgilenmiyor. Üstelik henüz gerekçeli karar da yayımlanmadı. Dolayısıyla mahkemenin, normatif dayanakları nasıl kurduğunu, mantığını ve delilleri değerlendirme şeklini bilmiyoruz. Bildiğimiz şeyler ise; yani bundan önceki tecrübeler, yani mahkemenin bugüne kadarki pratiği, böyle “hukuki” bir karar verme ihtimalinin son derece düşük olduğuna işaret ediyor. Buna rağmen, sorumluluğu peşinen “karşı taraf”a atmak, ne tür bir reflekstir Allah aşkına!

Bu koyu kriz havasında, “Türk tarafı”nda iyice boy veren bir refleks de, Kürtlere PKK’ya tavır alma ve “yeni bir siyasi hat” oluşturma tavsiyesidir. Burada özellikle “Kürt aydınları”na seslenildiğine de dikkat çekelim. Her şeyden önce, bu üslupta ciddi sorun vardır. Meseleye tepeden ve çok uzaklardan bakan bir üsluptur bu; buram buram “oryantalizm” kokuyor. PKK’nın “Kürtler” için ne anlama geldiğini bunca yıldır tartışmamış olmanın bu üslubun oluşmasında büyük payı vardır. Bu tartışmayı, sadece yasalar ve yasaklar engellemedi. Bugün bu tavsiyelerde bulunan çevrelerin de, kendilerini bu açıdan sorgulamalarında sayısız fayda var.

Öte yandan, sanki Kürt aydınları, bugün karar verirlerse, hemen PKK’ya alternatif bir siyasi cephe kurabileceklermiş varsayımı da, gerçekliğe yabancı bir yaklaşımdır ve sorumluluktan kaçma refleksinin bir başka yansımasıdır. Böyle bir olayın gerçekleşmesi için pek çok faktörün biraraya gelmesi gerekiyor. Bunları gözardı edip, meseleyi Kürt aydınlarının cesaretine bağlamak, her şey bir yana, bu insanlara büyük haksızlıktır. Bunca zamandır her türlü riski göze alarak, şiddetin sona ermesi için sayısız girişimde bulunan “Kürt sivil toplumu”nun neden etkisiz kaldığını sormadan ve bu konuda kendini sorgulamadan, söylenecek sözlerin inandırıcılığı olmayacaktır.

Açılımın başından beri, demokratik mekanizmaların pekiştirilmesinin ve siyasal alanın genişletilmesinin en hayati mesele olduğunu vurguluyorum. Bu karabasandan çıkışın ancak hâlâ buradan mümkün olduğuna inanıyorum. Bu noktada, acil sorumluluk “Kürt taraf”ına düşüyor. Hükümetin üzerine düşeni yapmadığını söylemek, bu sorumluluğu ortadan kaldırmaya yetmez. Olan oldu, parti kapandı, siyasal alan neredeyse kadükleşti. Parlamentoyu boşaltmak, çıkmazı büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Atılabilecek ilk yatıştırıcı ve yapıcı adım, bu alanı kurtarmaktır. “Türk tarafı”nın da, Kürtlerin parlamentoya dönüşlerini anlamlı kılacak güçlü bir destek sunma sorumluluğu var. Sadece karşı tarafı suçlamak, demokrasi karşıtı odakların değirmenine su taşımak ve iç savaş histerisine destek olmaktan gayrı bir anlama gelmez artık.

Çeşitli acı deneyimler ve bilhassa Ruanda örneği, iç savaş ortamını körükleyen en önemli faktörün, kamu otoritesinin açık veya örtülü bir şekilde taraf tutması olduğunu gösteriyor. Şayet kamu otoritesi de “taraf refleksi” sergilemeye başlarsa, bir yandan kendi tarafının saldırganlığını teşvik etmiş, diğer yandan karşı tarafın öfkesini daha da bilemiş olur. Bilhassa hükümetin bu konuda çok, ama çok dikkatli davranması gerekiyor.

Unutmayalım ki, “bütün iç savaşların ortak paydası, yıkım ile özyıkım arasındaki ayrımın ortadan kalkmasıdır”.

Isaiah Berlin’in şu sözüne kulak asmaya çok ihtiyacımız var: “Hiçbir şey bir kişinin ya da milletin hatasızlığına inanması kadar yıkıcı değil. Bu, başkalarının vicdan azabı duyulmadan yok edilmesine yol açar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu