25 Nisan 2018 Çarşamba 19:29
 

YALANIN İKTİDARI ÇÖZÜLÜRKEN

16 Ağustos 2009 Pazar 18:30

 Bu sistemin var ettiği ve ancak bu sistemle var kalabileceklerini bilen çevreler, kızgın bir öfke ve çaresiz bir telaş içinde, ellerinde balçıkla duvardaki çatlakları kapatmaya çalışıyorlar. Gerçekte yapmak istedikleri şey, güneşi sıvamaktır. Ama biliyoruz ki, bu çaba nafiledir; zira güneş balçıkla sıvanamaz.

Kürt sorunu, bir yanıyla, hatta esasında bir “tanımlama sorunu”dur. Kimin ne olduğuna veya ne olmadığına, kimin ne olacağına veya ne olmayacağına karar verme hakkını kendinde gören bir iktidar sisteminden doğmuştur. Böyle bir sistem, mecburen “yalan” üzerine kurulur. Resmî tanımlama ile hayatın hakikati arasına uçurumlar sokan bu sistem, kamusal hayata ikiyüzlülüğü tüm gücüyle dayatır. Bu hastalıklı halin, bireysel varoluşları etkilememesi mümkün değildir. Yalanın ve ikiyüzlülüğün hâkimiyeti, giderek her yere yayılır. Böylece sadece siyasal alan değil, toplumsal ve bireysel dünyalar da zehirlenir.

Yalan üzerine kurulan bir sistem, ancak zorla, baskıyla, zulümle ayakta durabilir. Bu sistem, mümkün olan bütün ideolojik aygıtlar ve baskı mekanizmaları yla on yıllardır yürütülüyor. Alttan gelen direniş ve basınç, bu sistemin üzerinde durduğu zemini epeyce zayıflatmış, birçok alanda iflas etmesini sağlamıştı. Son kale, resmî kurumlar ve devlet organlarıydı. Şimdi bu kaleyi, bizzat o kalede görev yapanlar yıkıyor.

Mesela Cumhurbaşkanı Gül, Güroymak yerine Norşin adını kullanıyor. Ve daha önemlisi Başbakan Erdoğan, yalanların en hayati olanlarını, en kutsal sayılanlarını yerle bir eden bir konuşma yapıyor.

Yalanı ayakta tutmayı kendilerinin varlık nedeni olarak görenler, adeta çıldırıyor. Çünkü dokunulmaz saydıkları “mahfuz alan”lar buharlaşıyor. Ebediyen süreceğini zannettikleri “tanımlama hakları”nı yitiriyorlar; demokratik usullerin dışında elde ettikleri iktidar hızla çöküyor. Zygmunt Bauman’ın ifadesiyle, “iktidarın özü, otorite kullanarak tanımlama hakkıdır ve iktidar mücadelesinin başlıca konusu; tanımlama, hasım kamptan gelen tanımlamaları geçersiz kılma ve gözardı etme hakkının edinilmesi ve elde tutulmasıdır.”

Bu yalan sisteminde tanımlama yetkisini, yani iktidarlarının özünü kaybettiklerini fark edenler, türlü taktiklerle “açılım”ın önünü tıkamaya çalışıyorlar.

MHP, yeni hiçbir söz üretemediği için, sözü tümden geçersiz kılma peşinde. Tehdit ve şantajdan, gerilim ve kutuplaşmadan medet umuyor. Aslında MHP’nin kavgası, ne hükümetle ne de Kürtlerledir; doğrudan hayatladır, hayata kızıyor ve ona saldırıyor. Tamamıyla anti-politik, dolayısıyla pür demokrasi karşıtı tutum, hayatı zorlaştırabilir; ama asıl dersi hayattan alacağından şüphe etmiyorum.

CHP de, yalan sisteminin özüne dokundurmama hesabında. Onun taktiği ise, “açılım”ı usul tartışmasında boğmak. Hükümeti en fazla sıkıştırabileceğini sandığı nokta ise, “açılım”ın içeriğini bir an önce ilân etmeye zorlamak. Böylece on yıllardır izlenen politikaların yarattığı bütün sıkıntıları hemen hükümetin önüne dikmek ve savaştan kaynaklanan acıları hükümete karşı harekete geçirmek istiyor. Oysa hükümet, demokratik siyaseti merkeze alan bir başlangıç yapmakla, toplumun tüm kesimlerinin bu sıkıntıları görmesini ve acılarla yüzleşmesinin yolunu açmıştır. Doğru olan da budur. Mamafih CHP çevresinin esas korkusu da, demokratik siyaset kanallarının daha fazla derinleşmesidir. Zira onlar, siyaset toplumsallaştı kça, tutunmaya çalıştıkları yalan sisteminin köhnemiş dilinin hükmünü yitireceğini öngörüyorlar.

Kimileri “Kürt açılımı”nın arkasında emperyalist güçlerin yer aldığını söyleyerek, süreci hepten reddediyorlar. Politika yapma konusundaki acizliğin hazin bir itirafından başka bir anlam taşımıyor bu yaklaşım. Velev ki, arkasında emperyalist güçler olsun, bu süreç içerdeki toplumsal dengeleri ve siyasal parametreleri kökten sarsacak ve değiştirecek bir potansiyele sahip. Varsa bir fikriniz, bir öneriniz, bu sürece katılmadan nasıl gerçekleştireceksiniz .

Başbakan’ın dünkü konuşması, Kürt sorununda demokratik siyasetin önündeki duvarlara ve üzerindeki otoriter-totaliter vesayete sert bir darbe vurmuştur. Hükümetin de, açılan yolda kararlı bir şekilde ilerleyebilmesinin garantisi, barış ve demokrasi isteyen güçlerin siyasal alana yapıcı bir özne rolüyle katılmalarıdır.

Judith Butler’ın İktidarın Psişik Yaşamı adlı kitabında, Althusser’in görüşlerinin tartışıldığı bölümün başlığı şöyledir: “Vicdan hepimizi özne yapar.” Oradaki tartışmanın birçok boyutu var, biliyorum; ama bu başlık kendi başına önemli göndermeler içeriyor: Vicdanı bir kenara bırakarak, kurucu bir özne olamazsanız; ölümcül bir nesne olabilirsiniz ancak, mesela bir kurşun, bir savaş uçağı, bir bomba, bir mayın olabilirsiniz.

Vicdanın adresi için, muhtelif kaynaklardan yararlanabilir; mesela Wittgenstein’ın şu sözünden ilham alabilirsiniz: “Bütün gezegen, tek bir candan daha büyük acı çekemez.”

Mamoste Aram Tîgran’ın aziz hatırasına

Aram Tîgran’ı kaybettik; mamoste rahmetkir. Ruhu şad olsun!

Mamoste Aram’ı nasıl tanıtmalı? İlk akla gelen özellikleri: Ermeni, Kürt müziğinin büyük bestecisi ve icracısı. Bunlar doğru; lakin Aram bunların çok ötesinde, başlı başına bir “anlam evreni”dir. Aram’ın öyküsü ve şahsiyeti, bu coğrafyada “kimlik” meselesine kuru teorilerin ve ruhsuz kalıpların ötesinde cevap arayanlar için, bulunmaz bir kaynaktır. Kuşağımın birçok mensubu gibi, ben de Aram’ı, Erivan Radyosu’yla tanıdım. 1970’lerin sonlarında, Diyarbakır’da yatılı okuldayken, her akşam dinlediğim küçük radyomun istasyon ibresi, “Erivan Radyosu”nu bulunca, çok geçmez, mutlaka Aram’ın sesi duyulurdu. Sonraları popülerleşen “ay dilberé”, “sebra dila”, “şev çu” (ay dil, ay dil, dilamin) pek çok Kürtçe türküyü ilk onun o hüzün-neşe karması eşsiz sesinden dinledim. Kürtçeyi ve Kürt müziğini sevmemde, onun payı çok büyüktür. Sonraki yıllarda yaşlandıkça demlenen sesinden Ermenice ve Arapça ezgiler de dinledim, Türkçe ve Yunanca da.

Kökleri Diyarbakır’da olan bu büyük ustanın vasiyeti, Kürt sorununda bunca önemli adımın atıldığı bir zamanda, kim bilir hangi derin korkular veya aptalca bürokratik bahaneler nedeniyle, yerine getirilemedi. Osman Baydemir’den dinledim vasiyetinin hikâyesini. Bu yazın başında da, önceki yıllarda olduğu gibi, festival için Diyarbakır’a gelmiş, konser de vermiş. Fakat bu ziyareti sırasında rahatsızlanmış, kalbinden sıkıntı yaşamış; ameliyata alınmış ve sağlıklı bir halde Atina’ya uğurlanmış. Aram, Diyarbakır’da o kadar mutluymuş ki, hayatını burada sürdürmeye niyetlenmiş. Başta Baydemir, dostları kendisine bir ev bile hazırlamışlar. Diyarbakır’dan ayrılırken, Baydemir’e, ölüm vakitsiz gelir de Diyarbakır’a yerleşmesine engel olursa, Diyarbakır’da gömülmek istediğini söylemiş. Derken Atina’dan haber gelmiş, mamoste beyin kanaması geçirdi diye. Sonra beyin ölümünün gerçekleştiği bildirilmiş. Hemen girişimlere başlanmış Diyarbakır’a getirilmesi için. Talep, bakanlıklar arasında dolaşmış; ama bir türlü gereken izin çıkmamış. Bütün bunların sebebi, Aram’ın Türk vatandaşı olmaması. Aşılamayacak bir engel değil oysa. İçişleri Bakanlığı özel izin verse, sorun çözülürdü. Hem bu vesileyle, 1915’te katledilen veya kovulan bu toprakların insanlarına karşı bir vicdan vecibesi yerine getirilmiş; “barışma” yolunda 1915 mağdurlarına vatandaşlık verilmesi gibi önemli bir insani ve siyasi hamlenin hazırlığı yapılmış olurdu.

Bu olay karşısında elimde değil, şu kaygıya kapılıyorum: Büyük denizleri geçip küçük derelerde mi boğulacağız? Lütfen biraz daha basiret, cesaret ve samimiyet!..

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu