23 Nisan 2018 Pazartesi 22:13
 

VİCDANî KANAAT VE HAKKANİYET

10 Ekim 2009 Cumartesi 15:47


‘Adalet Biraz Es Geçiliyor...’ Demokratikleşme Sürecinde Hâkimler ve Savcılar
çalışması için görüştüğümüz kıdemli bir hâkim, bilgece bulduğum ve çok etkilendiğim uzun açıklamalarının sonlarına doğru bu sözleri söylemişti. Yorgun ve çaresiz bir ruh halini yansıtan bu sözlerin kaynağı ise, yargıdaki yoğun adaletsizlik hallerine dair engin tecrübeden başka bir şey değildi.

Mayıs 2009’da Tesev Yayınları’ndan çıkan bu çalışmayı, birkaç ilde belli sayıda hâkim ve savcıyla yaptığımız “derinlemesine mülakatlar” üzerine inşa ettik. Amaç, hâkim ve savcıların zihniyet unsurları ve algı kalıpları hakkında fikir edinmek ve bilgi vermekti.

Bu çalışmanın bulguları arasında özellikle iki tanesinin, yargı dünyasıyla ilgili tartışmalara ışık tutacak nitelikte olduğunu düşünüyorum:

1) Görüştüğümüz hâkim ve savcıların çoğu, yargıda devletçi/milliyetçi/ulusalcı zihniyetin egemen ve devlet söz konusu olduğunda tarafsızlıktan sapma hallerinin yaygın olduğunu belirttiler. Hâkim ve savcıların bir kısmı, bundan rahatsız olduklarını söylerlerken; bazıları, bu zihniyeti ve tutumu açıkça savundular.

2) Görüştüğümüz hâkim ve savcıların çok büyük bir bölümünün, uluslararası hukuka karşı en hafifinden kuşkucu, esas olarak da reddedici bir algıya sahip olduklarını tespit ettik. Görüşmelerimizden, bu tutumun da yargıda epeyce yaygın olduğu izlenimi edindik.

Bu bulguları teyit eden çok sayıda yargı kararı var ve bunlara her gün yenileri ekleniyor. En son örneklerden biri, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’ndan (YCGK); diğeri Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’ndan geldi.

YCGK, 18 Mart 2009’da verdiği ve gerekçesini geçen hafta taraflara tebliğ ettiği kararında; taş atan kalabalığa yedi kurşun sıkarak bir kişinin ölümüne sebep olan uzman çavuşa ceza verilmemesi gerektiğine hükmetti. Bu kararın en çarpıcı yanı, gerekçede “bölgenin özellikleri”ne atıf yapılması. Buna göre, olay diğer bütün özellikleri aynı kalmak kaydıyla ülkenin başka bir bölgesinde gerçekleşseydi, aynı karar verilmeyecek, yani fiili gerçekleştiren güvenlik görevlisi cezalandırılacaktı.

“Bölge”de, yıllarca sıkıyönetim ve olağanüstü hal rejimleri altında farklı bir hukuk uygulandı. Şimdi bu rejimler şeklen geçerli değil; ama yargının büyük desteğiyle fiilen “olağanüstü rejim hukuku” sürüyor. Bu da, “bölünmez bütünlük” oluyor. Acı bir ironi işte!

İkinci örnek, bir soruşturma haberi. “Kürt açılımı”nın, İçişleri Bakanı Beşir Atalay tarafından “resmen” başlatıldığı, yani tartışmaların taze, yoğun ve sıcak olduğu günlerde, Devrim Sevimay, farklı fikir ve konumlardan kişilerle yaptığı söyleşilere dayanan çok başarılı bir yazı dizisi hazırlamıştı. 3-13 Ağustos 2009 tarihleri arasında “Türkiye Kendi Modelini Arıyor” başlığıyla Milliyet’te yayımlanan bu söyleşiler içinde, beni en çok etkileyen, Hülya Avşar’la yapılanıydı. Sevimay söyleşilerinin alamet-i farikası olan samimiyet, Hülya Avşar’ın doğallığıyla birleşince, gözlerinin mavisi kadar berrak ve çocuk saflığınca hesapsız sözler dökülmüştü Avşar’ın dilinden. İki halkı canında taşıyan bir insan olarak, iki halkın çocuklarının birbirlerini öldürmelerinden canının nasıl yandığını bütün insancıllığıyla anlatmaya çalışmıştı Avşar. Şimdi bir savcı, bu sözlerin “halkı kin, nefret ve düşmanlığa” tahrik ettiği gerekçesiyle soruşturma başlatmış. Elbette Avşar’a ve Sevimay’a büyük bir haksızlık; hatta Avşar’ın deyişiyle kendilerine “hakaret”tir bu. Ama aynı zamanda bu “halk”a da haksızlık ve hakarettir. Hangi “halk”ı esas alıyor savcı? Her kim, kendini “halk” yerine koyup, bu söyleşiden tahrik olduğunu iddia eder, bence onda “kin, nefret ve düşmanlık” zaten mevcuttur.

Bu ülkede Kürtlere, Ermenilere, farklı düşünenlere her gün tonlarca küfür edilirken, Kürtler açıkça tehcir ve mübadeleyle tehdit edilirken, bir parti lideri dağa çıkmaktan söz ederken, birileri açıkça hedef gösterilirken kılı kıpırdamayan savcılar; kendi öyküsünün zenginliklerinden, bu öyküye eşlik eden hüzünlerden, canında biriken acı, şefkat ve merhametten söz eden bir sanatçısına ve işini sevgiyle, samimiyetle yapan bir gazetecisine soruşturma açabiliyorlar. Avşar’ın söylediklerinden çok daha fazlasını söyleyen devletli ve devletsiz onca insan arasında neden ille de Hülya Avşar? Sakın sembol isimlerden biri olarak Kürt olduğunu açıkça söylediği için olmasın! Maksat, “bölünmez bütünlük”, öyle mi? Bir acı ironi daha işte!

Bir toplumun, kendi kaderine hükmedebilmesi için, her türlü iktidarı denetleme imkânına sahip olması gerekir. Yargı, toplumun ve bireylerin hayatını doğrudan belirleme ve kökten değiştirme gücüne sahip bir iktidardır. Zira yargı, “kesinliğin erki”dir; “hukukun son sözü”nü temsil eder; bir bakıma “hukukun hakikati”ni belirler. Buna rağmen, toplumun ve bireylerin denetimine en kapalı alanlardan biridir (hatırlatayım, diğeri ordudur). Yargı mensuplarının “vicdanî kanaati”nin kişisel eğilim ve tercihlere göre değil, hukukun evrensel ilkelerine göre ve tarafsızca oluşmasını sağlamak için, yargıyı bir “kara kutu” ve “kapalı devre” olmaktan çıkarmak gerekir. Yargı reformunun en önemli hedefi bu olmalıdır. Bu da yetmez, ayrıca toplumun yargıyı denetlemesini ve hesap vermeye çağırmasını sağlayacak yurttaş girişimlerine ve demokrasi bilincine de ihtiyaç var: “Bu ülkede vatandaş olmak zor” dememek için; bir toplumun barış içinde birarada yaşamasının vazgeçilmez sütunları olan hakkaniyet, adalet ve vicdan için...

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu