22 Ocak 2018 Pazartesi 19:01
 

TRAVMA VE KELEPÇE

12 Ocak 2010 Salı 03:17

 Zira bu sorun, aynı zamanda bir “travmalar yumağı”dır. Kürtler açısından travmaların ana kaynağını, bir asra yaklaşan inkâr, baskı ve zulüm politikaları oluşturuyor. Çeyrek asırdır süren PKK şiddeti ise, travmalara yeni boyutlar ekledi; toplumun tamamının travmayla doğrudan tanışmasına yol açtı.

“Kürtler”deki baskın algı, asıl mağdurun kendileri olduklarıdır. “Türkler”de ise, her türlü melanetin temelinde “PKK şiddeti”nin yattığı yönünde yaygın bir algı mevcut.

Geçmiş travmalarla baş etmek için bugüne kadar sistematik bir politika veya program gündeme gelmedi. Travma yaratan pratiklerde de henüz bir kesinti yaşanmadı. Tam tersine, travmatik etki yaratan olaylara sık sık yenileri ekleniyor. Böyle olunca, herkesin kendisini bir şekilde mağdur/kurban saydığı bir “kesintisiz travmalar süreci” aldı başını gidiyor.

Travmanın en önemli sonucu, şiddet deneyiminin doğrudan mağduru olanların veya kendilerini mağdur görenlerin algılarına kilit vurmasıdır. Yüzleşilmeyen travma, bir tür “algı kelepçesi” işlevi görür. Toplumun tamamını etkileyen bir travma söz konusu olduğunda, bu algı kilitlenmesi, “toplumsal parçalanma”ya zemin hazırlar. Türkiye uzun süredir böyle bir durum, yani bir “toplumsal bölünmüşlük hali” yaşıyor. Birbirleriyle iletişim kanalları iyice zayıflamış iki ayrı kamuoyunun varlığı; birbirine yaklaşmayı, sorunu anlamayı ve çözüm aramayı zorlaştırıyor.

Kürt sorunu gibi son derece karmaşık, duygu ve acı yüklü bir meseleye “çözüm” niyetiyle el atmak, çok önemli ve o ölçüde de iddialı bir girişimdir. Böyle bir girişimde, travma meselesine mutlaka özel mesai tahsis etmek gerekir. Bu mesainin bir ayağında, yeni travmatik uygulamaları önlemeye; diğer ayağında da, birikmiş travmalarla yüzleşmeyi sağlamaya dönük hazırlıklar bulunmalı.

Ne yazık ki, her iki konuda da hükümetin bir politikası veya programı var görünmüyor. Bu durum, “açılım”ın sürekli krize girmesinin en önemli nedeni bence. Mesela, açılım sürecindeki ilk büyük tıkanma tartışması, Habur’daki gösteriler üzerine başladı. Oradaki kitlesel karşılamanın, “Türk tarafı”nda travmatik bir etki yarattığı yönünde yaygın bir kabul oluştu.

Bu yorumun hükümet katında da benimsendiği anlaşılıyor. Hükümet buna, “misilleme yapma”, yani gösterilerin faili olarak gördüğü “taraf”ı cezalandırma olarak algılanan bir politikayla tepki gösterdi. DTP’nin kapatılmasını engelleyecek düzenlemeler yapma konusunda herhangi bir adımın atılmaması; bu bir yana, bazı hükümet temsilcilerinin kapatmayı teşvik edecek demeçler vermeleri ve nihayet bu kesimden çok sayıda politikacının gözaltına alınması ve tutuklanmasıyla sonuçlanan operasyon, “misilleme” politikasının delilleri olarak okunabilir. Bütün bunların Kürt kamuoyunun küçümsenmeyecek bir kesiminde travmatik bir etki yarattığını tahmin etmek zor değil. Kürt politikacılara kelepçe takılması ve bir “esir alma” manzarası veren fotoğrafların polis tarafından çekilip servis edilmesi ise, travmanın sembolü haline geldi. Böylece sadece bileklere değil, algılara da kelepçe vurulmuş oldu.

Kelepçe ve fotoğraf olayını kimlerin tezgâhladığı konusundaki spekülasyonlar, hükümetin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. İçişleri Bakanı’nın ve Emniyet Genel Müdürü’nün doğrudan bir emri veya talimatı olmadığını varsaysak bile, en azından hükümetin “misilleme politikası” olarak algılanan tutumunun bu uygulamayı teşvik ettiğini söyleyebiliriz.

Bu politikanın travma meselesine yansıması ise, “bir tarafın travmasını, diğer tarafa travma yaşatarak telafi etme mantığı”na uzanıyor. Aynı mantık, PKK’ya da hâkim olmuş görünüyor. Kendisinin fiziksel ve siyasal açıdan “zorla tasfiye” edileceği kaygısının, PKK’yı travmatize ettiği anlaşılıyor. PKK’nın buna tepkisi, molotoflu taşlı sokak gösterileri ve Reşadiye saldırısı oldu. Aslında bu eylemler sadece “Türk kamuoyu”nda değil, Kürtlerde de travmatik etki yarattı.

Netice itibariyle, toplum travmatize olmaya devam ediyor; algılar kilitleniyor, öfke ve benmerkezci bakış yaygınlaşıyor. Giderek bunaltıya dönüşen bu kıskaçtan nasıl kurtulabileceğimiz konusunda kayda değer bir öneri ve ciddi bir tartışma da maalesef yapılmıyor.

Oysa yoğun travmatik şiddet pratiklerine maruz kalmış toplumlarda, travmayla baş etme yöntemleri, çözüm süreçlerinin en önemli unsurları arasında yer alır. Bu yöntemler içinde, “hakikat komisyonları” özel olarak öne çıkıyor. Kuşkusuz her topluma uyarlanabilecek standart bir komisyon modeli yoktur. Ancak bu çerçeveye giren modellerin hepsinin ortak paydası, hakikat ve uzlaşma arayışlarını buluşturmalarıdır. Şiddeti tasfiye etmek, şiddetin bireyler üzerindeki yıkıcı ve toplum üzerindeki parçalayıcı etkilerini tamir etmek için, bu veya benzer yöntemleri acilen gündeme almak lazım.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu