13 Aralık 2018 Perşembe 05:34
 

SÜRGÜN, VURGUN, ÖLÜM

17 Nisan 2010 Cumartesi 23:36

Sürgün, zulmün en katıksız tezahürüdür. Zalim için, kudretini kanıtlamanın en etkili yoludur sürgün. Bu silahı elinde tutarak ve gerektiğinde kullanarak, her şeye kadir olduğunu herkese göstermek ister her muktedir.

Lakin sürgün, aynı zamanda zalimin aczini ve korkaklığını da açık eder. Kendi köksüzlüğü ve yalnızlığıyla, başkalarını  köklerinden kopararak ve yalnızlığa mahkûm ederek baş etmeye çalışır. Oysa her sürgünde, kendini biraz daha köksüzleştirir. Giderek boşlukta sallanan bir zavallı haline gelir. Zulmünü arttırır, ama korkusu da büyüdükçe büyür. En çok çocuklardan korkar; sürgüne gönderilen çocuklardan ve onlardan doğacak çocuklardan. Attila İlhan’ın dediği gibi;

uzak bir kız sisli mavi susarsa

acılarla yüklüdür suskunluğu 

akıl almaz tehlikeler içerir

hele hayatında bir sürgün varsa...

***

Bu topraklar, sürgünün kara sayfalarıyla doludur. Bu karanlık, 1915’te “tehcir” adı altında icra edilen tarihin en büyük ve en korkunç “sürgün”lerinden birine köklenmiştir. Sadece Ermeniler ve onların kadim kültürleri değil, adalet ve vicdan da sürülmüştür o tarihte bu topraklardan. Sonra “normalleşmiş”tir bu zalim icraat. Kürtler sürülmüştür mütemadiyen; Rumlar, Yahudiler, Süryaniler ve her türden muhalifler sürüldükçe sürülmüştür. Her seferinde, kabahat sürgünlere yüklenmiştir. O sürgünleri ve kıyımları haklı göstermek için her türlü yalana ve şiddete başvurulmuştur. Ve en hazini, inandırmıştır birçoklarını bu yalanlara. Böylece bu topraklar iyice çoraklaşmıştır. Çoraklaşan topraklara adaletsizlik ve vicdansızlık ekilmiştir.

O kadar normalleşmiştir ki sürgün, mesela Mardin’in ilçelerinde üniversite giriş sınavlarında kopya çekildiği gerekçesiyle, gencecik çocuklar uzak ellere sürülmüştür sınav için. Günlerce ses çıkmamıştır kimseden. Eser Karakaş yazmıştır, görebildiğim kadarıyla, hepsi o kadar! Sonra Cumhurbaşkanı Gül, ilk defa Umman’da gazetecilerden duymuştur. Kızmıştır bu duruma, gereğini yapacağını söylemiştir. Bakalım, devletin tepesine dönünce, “devlet aklı”nın bu habis alışkanlığıyla nasıl bir ilişkiye girecektir!

O kadar normalleşmiştir ki sürgün, devlet adına işlenen suçların davaları da bundan nasibini almaktadır. Metin Göktepe, alenen katledilir polisler tarafından; davası diyar diyar gezdirilir. Uğur Kaymaz’a acımasızca kıyılır özel tim elemanları tarafından; davası cinayet mahallinden en uzak illerden birine sürülür. Bulanık’taki korucular göstericileri tarar, insanları öldürür, davaları Samsunlara sürülür. Böyle daha kaç sürgün dava vardır!

Güvenliktir, bu sürgünlerin esbab-ı mucibesi; sanıkların güvenliği! Mağdurlar, koşturup dururlar bu “sürgün davalar”ın peşinden, bir nebze adalet için. Lakin onların güvenliğinin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Zaten onlar güvenilmezdir; her türlü zulmü hak etmişlerdir. Esasen hayatlarının da bir kıymeti yoktur. Onlara saldırmak, onları vurmak, bir “vatandaşlık görevi”,“vatan hizmeti” ve “kahramanlık göstergesi”dir.

Bunların hepsi, zulümden beslenen vurgunlardır. Bunlarla, adalet vurgun yemektedir, vicdan vurulmaktadır! Ahmet Türk’e, Mezopotamya’nın ve Anadolu’nun dervişlik iksirini içmiş o narin insana savrulan yumruklar, bu ülkede adalet ve vicdan duygularının maruz kaldığı bir vurgun dahadır.

Üzüntü beyanları, geçmiş olsun dilekleri önemlidir; ama bunlar, bu yumruğu yaratan vurgunlar yumağıyla yüzleşilmedikçe, buharlaşıp gidecektir, yara açık kalacaktır, adalet ve vicdan çürümeye devam edecektir. Zaten o çürümedir ki, birçok yerde bazen satır aralarında bazen açıkça, o yumrukları ve daha fazlasını haklı göstermeye çalışmaktadır. Bu öyle bir sistemdir ki, kendisinden yana olanları, kendisinden beslenenleri, kendilerinin haklı ve mazlumların haksız olduğuna sonsuzca inandırmıştır. Isaiah Berlin’in daha önce de aktardığım bir sözünü bir kez daha hatırlatayım o halde: “Hiçbir şey bir kişinin ya da milletin hatasızlığına inanması kadar yıkıcı değil. Bu, başkalarının vicdan azabı duyulmadan yok edilmesine yol açar.

***

Büyük bir kederle oturdum bu yazıya; isyan hissinin eşlik ettiği derin bir üzüntüyle. O isyan ki, en çok Evrim’e yakışıyordu. Sürgünün ve vurgunun sıcak gülüşlü asi kızıydı. Acılardan süzülmüş Kürt mizahının diliyle ördüğü çelebi bir isyandı  onunkisi; benzersizdi gerçekten. Öyle çok yerime dokundu ki Evrim’in ölüm haberi, çaresizlikten şiire sığındım. Adnan Yücel’in “Ölümüm Bahar Olsa” şiirine takıldım kaldım, çaresizliği çaresizce kabullendim:

Ey ateşe sürülmüş ölümler ülkesi  
Ufuk çizgilerinde sil
ikleşen anılar  
Kutsal soygunlar yasal vurgunlar  
Çöplük kumbaralarda biriken çocuklar  
Hiçbir dilden  
Hiçbir sözcük yetmiyor anlatmaya bu akşam...

Ne çok uğraştı  Evrim, vicdanın tamiri için. Aynalar yaptı öykülerden, romanlardan, yazılardan; zalimler ve onlara inananlar belki bakarlar diye, bakıp da başkalarının acılarıyla yüzleşebilirler diye, yüzleşirler de biraz insafa gelirler diye. Çok erken gitti, çok eksildik. Yoksa Orhan Veli, “Giderayak” şiirini seni düşünerek mi yazmıştı sevgili Evrim?

Handan, hamamdan geçtik, 
Gün ışığında hissemize râzıydık; 
Saadetinden geçtik, 
Ümidine râzıydık; 
Hiçbirini bulamadık; 
Kendimize hüzünler icadettik, 
Avunamadık 
Yoksa biz... 
Bu dünyadan değil miydik?

Mithat Sancar 15.04.2010

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu