25 Nisan 2018 Çarşamba 19:15
 

POLİS ŞİDDETİNİN KAYNAĞI VE HEDEFİ

10 Aralık 2010 Cuma 10:55

Öğrencilerin gösterilerine karşı polisin takındığı “tutum”u nasıl adlandırmak ve anlamlandırmak gerekiyor?

İstanbul Emniyet Müdürü’ne göre, “polis yasaların kendisine tanıdığı yetkileri kullandı”. Yani her şey hukukun içinde, “yasallık berkemal”!

Hükümet ve AKP sözcülerinin yaklaşımı da esasta aynı. Gerçi “arzu edilmeyen görüntüler” gibi bir ifade kullanarak, durumdan rahatsız olduklarını ima ediyorlar; ama sorumluluğu poliste değil, öğrencilerde aradıklarını da gizlemiyorlar. Ayrıca bir soruşturma açılması gereğinden söz etmemeleri, ortada bir hukuk ihlali bulunduğunu düşünmediklerini gösteriyor.

Hükümete yakın medyadaki haber dili de, aşağı yukarı aynı bakışı yansıtıyor. Buradaki genel havaya bakarsak, bazı polisler aşırıya kaçmış olabilirler; ama onları da öğrencilerin saldırgan tavırları tahrik etmiş. Sonuçta, polis yer yer “hukuka aykırı” davranmış olabilir, ama yaptığı şey bir bütün olarak “meşrudur”.

Polisi eleştirenlerin önemli bir kısmı, meseleyi “orantısız güç kullanımı”na indirgiyorlar. Sanki ortada karşılıklı ve hemen hemen denk bir güç kullanımı varmış da, bir taraf ipin ucunu biraz kaçırmış gibi.

Ekranlara akan ve internette dolaşan görüntülere biraz insafla bakan herkes, polisin yasalar çerçevesinde “asayişi sağlama” gibi saikle değil, müthiş bir hınç ve öfkeyle hareket ettiğini fark edebilir. Eylem yerinden çok uzaklarda, otobüslerde bekleyen veya gösteri yapması tamamen engellenmiş, yani dağıtılmış ve kaçmakta olan öğrencilere acımasızca inen polis coplarını ve tekmelerini, “yasal bir görevin icrası” babında değerlendirmek hangi hukuk ve vicdan ölçütüne sığar? Üstelik öğrencilerin karşı koyma ve hele de saldırma imkânları ortadan kalkmışken!.. Velev ki, öğrenciler arasında pankart sopalarıyla polise karşı koymaya, hatta saldırmaya çalışanlar bulunmuş olsun, polisin dizginsiz şiddetini bununla meşrulaştırmaya kalkmak, hangi insafa sığar!

Polisin örneklerini on yıllardır gördüğümüz bu “şiddet temrini”nin ardında, hınç alma ve had bildirme amaçları yatıyor. Bunun köklerini de, kurumsallaşmış zihniyette ve bunu teşvik eden siyasi yaklaşımlarda aramak gerekiyor.

AB uyum sürecinin bir gereği olarak polis teşkilatı bünyesinde yürütülen yoğun insan hakları eğitimlerine rağmen, bu “temrin”in devam etmesine şaşıranlar da var. Şüphesiz bu eğitimlerin belli konularda olumlu etkileri olmuştur; ancak polisin İstanbul’da örneğini gördüğümüz tutumunun, “eğitim” meselesini aşan boyutları vardır. Bu gibi durumlarda, “siyasi irade” eğitimden çok daha belirleyicidir.

Toplumsal olayları “düşman faaliyeti”, onlarda yer alanları da “düşman” olarak görmek, polisin kurumsal zihniyetinde kökleri çok derinlere uzanan bir algı kalıbıdır. Geleneksel “düşman” kategorisinin değişmez unsurları da solcu gençler, emekçiler ve Kürtlerdir.

Bu zihniyetin kontrol altına alınması ve giderek dönüşmesi, ancak siyasete ve muhalefete “düşman algısı”yla yaklaşmayı kesinlikle reddeden bir siyasi iradenin varlığıyla mümkün olur. Bu yönde kararlı bir irade ortaya konmadıkça, eğitimden de olumlu bir sonuç alınamaz.

Oysa bugün siyasi iradeyi temsil eden hükümet ve özellikle Başbakan Erdoğan, bu konuda hiç de iyi sınav vermiyorlar. Bu çevrenin “muhalefete tahammülsüzlük” ve “protestolara karşı öfke ve hırçınlık” diye nitelenebilecek hareket tarzının örnekleri hiç de az değildir. Polisin “düşmanca” şiddetini, İstanbul’daki öğrenci gösterilerinin doğrudan Başbakan’a yönelmiş olmasından bağımsız düşünmek çok zor.

Polisteki bu zihniyet unsurunun etkisiz kılınması isteniyorsa, yani bu yönde bir siyasi irade varsa, yapılması gereken en önemli işlerden biri de, hukuk devleti mekanizmalarının etkili bir şekilde işletilmesidir. Zira polisten gelen hak ve hukuk ihlallerinin devamında, yine teşkilatta ve hükümette güçlü bir yeri olan “kol kırılır yen içinde geleneği”nin çok önemli rolü vardır. Hükümetin bu konudaki kötü siciline bir sürü örnek sıralamak yerine, Hrant Dink cinayetiyle ilgili “icraat”a işaret etmek herhalde yeterli olur.

Öğrencilerden, özellikle üniversiteli gençlerden gelen siyasi eylemlere “sıfır tolerans”, 12 Eylül zihniyetinin can damarlarından biri, belki de en önemlisidir. Uysal, itaatkâr ve apolitik bir gençlik yaratmaktı hedefleri. Öğrencilere yönelik polis ve idare baskısı, yasaklar ve tehditler hep bunun içindi.

YÖK tarafından 1985 yılında çıkarılan Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’ne bir göz atın! Bir kışla talimatnamesinin de ötesindedir bu yönetmelik; abartmıyorum, bir toplama kampı yönergesi gibidir. Siyasi içerikli bir afiş, bir pul, bir söz bile, bugüne kadar (yine abartmıyorum) binlerce öğrencinin eğitim hakkından mahrum bırakılmasının gerekçesi olarak kullanıldı. Sadece kampuslarda değil, herhangi bir yerdeki siyasi faaliyet bile, okuldan uzaklaştırma nedeni sayıldı. Bütün bu uygulamalar ve bunlara eşlik eden polis şiddeti, başta üniversiteliler olmak üzere gençlerin siyaset dışında tutulmasını hedefleyen otoriter zihniyetin yansımalarıdır.

Üniversitelerin özgürleşmesi, öğrencilerin özgürleşmesinden geçer! Özgür üniversite demek, her fikrin ve her talebin özgürce dile getirildiği, şiddete ve zora başvurmamak şartıyla bunlar için her türlü faaliyetin yürütüldüğü yer demektir. Üniversiteleri ve gençleri siyasetin dışına atmaya çalışan her yaklaşım, ülkeyi de demokrasiden uzaklaştırır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu