16 Ağustos 2018 Perşembe 22:36
 

PATERNALİZM YA DA DEMOKRASİ

02 Mayıs 2010 Pazar 20:14

Arato, anayasa değişikliği sürecini değerlendirmek bakımından “anahtar kelime”nin “konsensüs” olduğunu belirtiyor: “Yasama anayasada önemli değişiklikler yaparken daha büyük sosyal ve politik konsensüs sağlaması gerektiğini unutmamalı. Eğer unutursa Anayasa Mahkemesi bunu kendisine hatırlatacak.

Bu görüş, iki açıdan ciddi sorunlarla yüklüdür. Bir defa, yeni bir anayasa yapılırken veya anayasada önemli değişiklikler gerçekleştirilirken geniş bir konsensüsün yararlı ve arzu edilir bir şey olduğu şüphesizdir. Ancak “konsensüs”ü, somut toplumsal şartları ve siyasal dengeleri hesaba katmadan, anayasa değişikliğinin mutlak şartı haline getirmek, bazen değişimi imkânsızlaştırmak sonucunu doğurabilir. Mesela yargının, demokratikleşmenin önüne sürekli ağır engeller çıkardığı bir gerçekken ve anayasa değişikliği için gereken nitelikli çoğunluğa ulaşabilecek bir parlamento yapısı mevcutken, “konsensüs”ü gerekçe göstererek reformdan vazgeçmeyi önermek, mevcut antidemokratik sistemi sürdürmeyi ve hatta hiç değiştirmemeyi istemekle aynı kapıya çıkar.

Ayrıca konsensüsü fetişleştirmek, siyasetin özünü oluşturan çatışmaları, siyasal alanın dışına taşıyarak karara bağlama gibi bir sonuç yaratır. Bu ise, çatışmaları siyasal mekanizmalar içinde yapıcı bir biçimde dönüştürmeyi öngören “demokratik siyaseti” işlevsizleştirir.

 Nitekim Arato da, “konsensüs”ü mutlak bir şart saymakla kalmıyor, Anayasa Mahkemesi’ne, bunu yasamaya hatırlatma yetkisi de tanıyor; üstelik böyle bir yetkinin anayasal bir temele sahip olup olmadığını da hiç önemsemiyor. Anayasa yargısı, bir kez daha her şeyin doğrusunu bilen, –Rawls’un deyişiyle- “kamusal aklı en iyi temsil eden” organ mertebesine yükseltiliyor. Toplum içindeki müzakere ve katılım süreçlerini değersizleştiren bu bakış, “otoriter yönetim”e alenen göz kırpıyor. Esasen “yargı eksenli demokrasi”, güdük bir siyasal alan tasavvuruna dayanan ve “itaatkâr bir yurttaşlar topluluğu”nun arzu edildiği bir yönetim modelinden daha fazlasına imkân vermez.

Bu model, zaten 12 Eylül Anayasası’yla muhkem bir şekilde kurulmuştur. İtaatkâr yurttaşlar yaratmak, yani toplumu terbiye etmek, bu modelin en önemli hedefidir. Bu paternalist yapıda terbiye misyonunun başlıca taşıyıcıları ordu ve yargıdır. Ordu korkutarak bu işlevi yerine getirir. Yargıya verilen rol ise, meşruiyetin nihaî kaynağı olmaktır. Yüksek yargı organları, değer üreterek, siyasetin içeriğini belirleyerek ve siyasal karar alma süreçlerini ikame edecek müdahalelerde bulunarak bu rolü icra ederler.

Demokrasi teorisi alanında, muhtelif yaklaşımlar, bu misyona soyunmuş bir yargı erkinin yaratabileceği tehlikelere dikkat çekerler. Mesela ABD’de J. H. Ely’nin adıyla anılan “usulî anayasa anlayışı” bunlardan biridir. Ely’ye göre, mahkemeler, demokratik prosedürün işleyişini değil, “değerleri” ve içeriği esas alan bir denetim yaptıkları takdirde, demokratik siyasal sürecin belirleyici unsuru olan yasamanın yetki alanı aşırı derecede kısıtlanmış ve sonuçta demokratik olmayan bir yola girilmiş olur.

Bu yaklaşımlardan bir diğeri, Habermas’la özdeşleşen “müzakereci demokrasi”dir. Habermas’a göre, anayasa yargısının, maddi değerleri gerçekleştirme misyonuyla hareket etmesi, otoriter bir makam haline gelmesine ve “yargısal paternalizm” denebilecek bir sistemin oluşmasına yol açar. Burada paternalizm, toplumsal değerleri ve siyasal prensipleri belirleme ve bunlara uygun davranış normları dayatma anlamında kullanılmaktadır.

Türkiye’de demokratikleşme, paternalist modelden kurtulmakla mümkündür. Bu nedenle, bu modelden uzaklaşma anlamına gelen her adım, demokrasi yönünde önemli bir ilerlemedir. Anayasa değişikliği paketi, bütün eksikliklerine rağmen, böyle bir adıma zemin sunmaktadır.

Bu zeminin işleyişi, münhasıran AKP’nin niyetlerine veya hesaplarına bağlı değildir. AKP’nin bu süreci iyi yönettiği söylenemez. AKP’nin, demokratik dönüşümü taşımaya aday toplum kesimlerinin taleplerine büyük ölçüde kayıtsız kalması, bu süreci zayıflatan başlıca etkendir. Tam da bu etkendir ki, Arato gibi, sonuçta vesayet sisteminin başka araçlarla restore edilmesini öneren kişilerin görüşlerine belli kesimlerde kulak kabartılmasını sağlamaktadır.

AKP’nin, geçmişteki çeşitli sağ partiler gibi, başkanlık modeline teşne olması, bu anayasa değişiklikleriyle siyasal alanı demokratikleştirmeyi ve çoğulculuğu hedeflediği yönündeki iddiasının inandırıcılığını ciddi biçimde gölgelemektedir. Zira başkanlık modeli, siyasetin toplumsal temelini aşındıracak, Ahmet İnsel’in haklı olarak işaret ettiği gibi, siyasal kültürü daha da otoriterleştirecek ve sonuçta kurtulmaya çalıştığımız paternalizmi pekiştirecek bir tercihtir.

Bütün bunlara rağmen, değişim süreci tek başına AKP’nin isteğiyle değil, muhtelif toplumsal ve siyasal dinamiklerin dayatmasıyla başlamıştır ve kendi nesnel dinamiklerini sürekli yeniden üretme potansiyeline sahiptir. Bu potansiyeli, toplumsal tabana yayılmış, çoğulcu bir demokrasinin inşası yönünde harekete geçirmek, bunu arzu eden toplumsal ve siyasal aktörlerin çabasına bağlıdır.

Mithat Sancar 30.04.2010

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu