22 Ocak 2018 Pazartesi 18:54
 

OLAĞANLAŞMA, SİYASET VE ADALET

13 Şubat 2010 Cumartesi 14:43

Hobbes haklıydı; herkesin herkesle savaş içinde olduğu bir yerde “toplum”dan söz etmek mümkün değildir. Hobbes’un çözüm önerisi, “mutlak yönetim”di ki, o da aynı kapıya çıkıyordu. Zira mutlak bir otoritenin her şeyi kontrol ettiği bir yerde de “toplum”dan söz edilemez.

Bir topluluğun toplum haline gelmesinin yolu, müzakere ve karar alma yeteneği olan bir kamu yaratmaktan geçer. Böyle bir kamu da, ancak demokratik siyaset temelinde işleyebilir. Demokratik siyasetin vazgeçilmez şartı ise, katılımcılıktır.

Doğrudur, siyaset çatışmadan doğar. Ancak bu çatışmanın sürekli bir savaşa dönüşmesini önlemek için, etkili bir kamuyu ve demokratik bir siyaseti güvence altına alacak kurumsal ve hukuksal araçlara ihtiyaç var. Toplum sözleşmesi, bu ihtiyacın var ettiği bir kavramdır; güçlü bir çare önerisidir. Türkiye, çatışmaların, siyaset bakımından “olağan” sayılan sınırları fazlasıyla zorladığı bir hali uzun süredir yaşıyor.

Mevcut siyasal aktörlerin bir kısmı, siyasal varoluşlarını, çatışmaların yumuşamasını ve “olağan” çerçeveye girmesini önlemek üzerine kurmuş görünüyorlar.
Bu hattın tipik temsilciliğini MHP yapıyor. MHP, demokratik kanallarda müzakere ve mutabakat arayışlarını püskürtmek için tehdit ve şantaj dahil her türlü yöntemi kullanmaya hazır olduğunu açıkça ifade ediyor. Böylece çatışmaların demokratik alanda çözülebileceğine dair umutları yok etmek istiyor.
 
Bir toplum sürekli çatışma halinde yaşayamayacağına göre, MHP’nin de bu konuda bir vaadi olmalı ki, o da şudur: Geçerliliği sorgulanamayacak kolektif kimlik tanımına mutlak sadakati sağlamaya ve “farklılık” taleplerini baskı ve şiddetle susturmaya ayarlanmış otoriter bir yönetim.
CHP’nin tutumu da, esasta MHP’ninkinden pek farklı değildir. Zira CHP de, demokratik siyaseti önceleyen mutlaklıklara ve siyasete dışsal dinamiklere bel bağlamış durumda. Çatışmaların “olağan” sınırlara çekilmesi, böyle bir zihniyetin varlık zeminini ortadan kaldırır.
Bu nedenle CHP de, “olağanlaşmayı” var gücüyle engellemeye çalışıyor.
AKP ise, diğer iki partinin aksine, var kalmasının, biçimsel demokratik süreçlerin işlemesine bağlı olduğunu giderek daha fazla fark eden bir geleneğin temsilciğini yapıyor. Bu nedenle, çatışmaların derinleşmesi değil, olağan boyutlara gelmesi, bu parti ve temsil ettiği toplum kesimleri için neredeyse mecburi bir tercihtir. Kürt, Alevi, Roman gibi kesimlere dönük açılımların arkasında da, bu bilgi veya dürtü yatıyor.
 
Lakin AKP’nin de, “demokratik açılımları” normalleşme yaratacak sonuçlara ulaştırmasını engelleyen ciddi zaafları var. Mesela AKP, muhafazakârlığının yansıması olarak, “katılımcılık” fikriyle barışmakta çok zorlanıyor. Gerçi “açılımlar” çerçevesinde çeşitli toplum kesimleriyle görüşmeler yapmayı içeren bir strateji izliyor. Ama bunları yaparken bile, “tanımlama iktidarı”nı elden bırakmak istemiyor. Yani Kürtleri, Alevileri tanımaya hazır gibi görünüyor; ancak bir şartla: Kendi tanımladığı şekilde. Kısaca, burada “önce tanımlar, sonra tanırım” mantığına sıkıca bağlı bir yaklaşım söz konusu. AKP, tanımladığı çerçeve dışında kalan taleplere ve onları temsil eden çevrelere, yerleşik devlet zihniyetinin kıyıcı dilini de kullanarak çok sert tepki gösteriyor. Bu açıdan AKP, Türk modernleşmesinin belirleyici özelliklerinden olan “siyaseti toplumla değil toplum adına yapma” geleneğinin dışında değildir. Bu tutum, çatışmaların çözülmesi bir yana, “olağan” boyutlara evrilmesini de fena halde zorlaştırıyor.

Demokratik siyasetin önündeki önemli barikatlardan biri de, “piyasa”yı sorgulanamaz bir alan olarak gören ve dayatan liberal kesimden geliyor. Böylece “piyasa”, siyaset öncesi bir mutlaklık ve siyaset dışı bir otorite haline getirilmiş; yani siyasal süreçlerin dışına, daha doğrusu üstüne yerleştirilmiş oluyor. Sonuç itibariyle, emek alanındaki her türlü adaletsizliğin “doğal” kabul edilmesi ve tevekkülle sineye çekilmesi gerektiği telkin ediliyor. Buna yönelen her türlü itiraz, akıldışılık, yıkıcılık vb. ithamlarla değersizleştirilmek isteniyor.

AKP’nin sınırlı siyaset ve zayıf demokrasi öneren muhafazakârlığı, “piyasa otoritesini” sorgulanamaz sayan liberallikle birleşince, ortaya tehditkâr, çatışmacı ve baskıcı bir yönetim tablosu çıkmakta gecikmiyor. Daha önce kamu çalışanlarına karşı takınılan tutum ve son olarak Tekel işçilerine yönelik dil ve uygulama, bunun bariz kanıtlarıdır.
Türkiye’nin acil ihtiyacı olan olağanlaşma, ancak üç alanda adaletin bir araya getirilmesiyle sağlanabilir: Tanınma adaleti, katılım adaleti ve ekonomik adalet. Bu üç boyutlu adalet talebini toplumsallaştıracak siyasal özneye ihtiyaç da her geçen gün daha acil hale geliyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu