18 Aralık 2018 Salı 18:10
 

O “DEVLET POLİTİKASI”NDAN NASIL KURTULURUZ

12 Ağustos 2010 Perşembe 12:11

1990’lı yıllarda işlenen faili meçhul cinayetler bir devlet politikasıdır.” Türkiye’de alışık olduğumuz, binlerce kez duyduğumuz bir cümle. Şimdi bu cümle ve onun önünü arkasını dolduran açıklamalar, “şok sözler”, “şok itiraflar” başlığıyla veriliyor. Sebep belli: Bu sefer konuşan, herhangi biri değil, bir emekli koramiral, Atilla Kıyat.

Kıyat, o yılların tamamında “amiral” rütbesini taşıyor. 1987’de tuğamiralliğe terfi eden Kıyat, 1995’te koramiral oluyor ve 1999’da bu rütbeden emekli oluyor.

Atilla Kıyat, ayrıntı vermiyor. Belki “o bölge”de görev yapmadığı için ayrıntılar hakkında somut bilgiye ya da “deliller”e sahip değildir. Peki, bu durum sözlerinin önemini azaltır mı? Soruyu şöyle soralım: Bu sözlere inanmak için, o dönem içişleri bakanlığı yapmış İsmet Sezgin’in ya da “devlet tecrübesi”nin mümtaz abidesi Onur Öymen’in talep ettiği “deliller”i bizzat Kıyat’ın ortaya koymasına gerek var mı?

Yok tabii! Zira bu konuda, şimdiye kadar açığa çıkan deliller, Kıyat’ın sözlerini kanıtlamaya yeter de artar bile. TBMM araştırma komisyonları raporları, Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu (meşhur Kutlu Savaş raporu), AİHM’nin sayısız kararı ve cinayetlerin içinde bilfiil yer almış JİTEM mensuplarının itirafları… Bunlar yetmez mi?

JİTEM’de görev yapmış Abdulkadir Aygan, Hüseyin Oğuz gibi şahıslar; hangi cinayetlerin kimler tarafından ve nasıl işlendiğini, emirlerin kimlerden geldiğini bütün ayrıntılarıyla defalarca anlattılar. Verdikleri adreslerden cesetler çıkarıldı; pek çok tanık da, onların açıklamalarını teyit etti.

Peki, bunca delile rağmen, neden bu dönem aydınlatılamıyor, sorumlular yargılanmıyor?

Manzarayı nasıl gördüğümü kısaca açıklamaya çalışayım: Bu bir “kirli savaş örgütlenmesi”ydi. Böyle bir örgütlenmenin, Kıyat’ın dediği gibi dönemin “başbakanları, cumhurbaşkanları, genelkurmay başkanları, OHAL valileri”nden bağımsız, hele de habersiz iş yapması düşünülemez.

O örgütün, biraz yapı değiştirerek faaliyetlerini bugün de sürdürdüğüne dair sürekli yeni işaretler geliyor. En son Dörtyol’da zuhur ettiğine dair ciddi şüpheler var. Devlet içinde, bu uygulamaların bir “devlet politikası” olarak sürmesini isteyen ve bunun için çaba harcayan “odaklar”ın hâlâ mevcut olduğu anlaşılıyor. 1990’lara göre en önemli fark, hükümetin tutumunda ortaya çıkıyor. Hükümetin, bunların farkında olmaması mümkün değil; çok muhtemeledir ki, bu konuda elinde önemli bilgiler de var. Ama bu odakların ve dayatmak istedikleri “devlet politikası”nın hükümet tarafından desteklendiğini ya da onaylandığını iddia etmek insafsızlık olur. Hatta Ergenekon konusunda takındığı tavırdan hareketle, hükümetin bu odakların etki alanını önemli ölçüde daralttığını ve faaliyetlerini epeyce sınırladığını da söyleyebiliriz.

Buna rağmen, geçmişteki cinayetlerin ve onları mümkün kılan bağlantıların aydınlatılmasını ve dönemin sorumlularına dokunulmasını sağlayacak radikal adımların atılmaması, esas olarak “savaşın sürmesi”yle açıklanabilir. Bunda çeşitli “siyasi aktörler”in değişen şekil ve ölçülerde sorumluluğu var.

Bir defa hükümet, savaşın sona ermesinin şartlarını hazırlamaya yönelik kapsamlı ve cesur bir programı bugüne kadar uygulamamış olmaktan dolayı sorumludur. CHP ve MHP, hem savaşı kızıştıracak, hem de hükümeti adım atmaya niyetli olduğu zamanlarda bile engelleyecek politikalar takip ettikleri için sorumludurlar. PKK, şiddeti tırmandırmak ve savaşa daha fazla “kir” katacak yöntemler kullanmak dolayısıyla sorumludur.

Ve savaş tüm hızı ve kiriyle sürüyor! Savaş sürdükçe, hakikatler daha fazla karanlığa gömülüyor. Hakikatler karardıkça, savaşın bitmesi daha da zorlaşıyor; geçmişteki yaraların iltihabı bugüne akıyor; yara fitil tutmaz hale geliyor. Kıyat’ın açıklamalarında buraya işaret ettiği sözlerin altını bilhassa çizmek lazım.

Oysa bu yarayı onaracak çareler var. Bunların başında da, geçmişi aydınlatacak bir komisyon kurmak geliyor. Değişik örneklerini muhtelif ülkelerde gördüğümüz ve genel olarak “hakikat komisyonu” diye adlandırılan böyle bir yapı, barışa geçiş sürecinin temellerini kurabilir.

Aslında şimdi tam zamanı! Zira AKP, 12 Eylül’le ve darbe zihniyetiyle hesaplaşmayı referandum kampanyasının odağına yerleştirdi. CHP de, bu yarışa katılma isteğinde olduğunu beyan etti. Hatta bu konuda AKP’den daha samimi ve cesur olduğunu kanıtlama hevesine de kapıldı.

Bu iki partinin, hiçbir mazeretin arkasına saklanmadan, hem 12 Eylül’ü hem de 1990’ları araştıracak geniş yetkili bir komisyon kurmak için anlaşmaları halinde, Meclis’ten hemen bir yasa çıkarılabilir. Böyle olursa, zamanaşımı gibi sıkıntıların, af gibi zorlu meselelerin çözülmesini sağlayacak uygun formülleri bulmak o kadar zor olmayacak. Tabii bu yolun işleyebilmesi için PKK’nın da silahları susturması şart. Esasen PKK ve özellikle Öcalan, böyle bir komisyon kurulursa, kendilerinin de katkı sunacaklarını defalarca beyan ettiler.
Bence silahların susması için çağrı yapan farklı kesimlerden örgütlerin, darbelere karşı çıktığını, demokrasi ve barış istediğini söyleyen herkesin bu konuyu ortak talep haline getirmesi için çok uygun bir zamandayız…

sancarm@hotmail.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu