18 Aralık 2018 Salı 18:10
 

NEGATİF DEĞİL DEMOKRATİK SİYASET

03 Ocak 2010 Pazar 17:27

 Yarın yeni bir takvim yılı başlıyor. 2009, “eski”den kopma ve “yeni bir başlangıç” yapma sancılarının yoğunlaştığı bir zaman diliminin kodu olarak alacaktır zihinlerdeki yerini.
Türkiye, en geç 22 Temmuz 2007’den beri, askeri vesayet rejimiyle açık bir hesaplaşma yaşıyor. 2009’un son günlerinde, hesaplaşmanın şimdiye kadarki “en derin noktası”na gelindi. Bu aşamadan nereye, nasıl geçileceği, değişik faktörlerin etkisiyle ve etkileşimiyle belirlenecektir. Bunlar arasında, Kürt ve PKK sorunu özel yer tutuyor. Diğerlerini şimdilik bir kenara bırakarak, burada bu faktör üzerinde duracağım.
2009’dan 2110’a devreden “yeni başlangıç” arayışının en önemli adımı, “Kürt açılımı”ydı. Açılımın ilân edildiği ilk günden itibaren, sürecin kilit sözcüğünün “tasfiye” olacağını söylüyorum. Bunu, 1 Ağustos 2009’da, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın katılımıyla Polis Akademisi’nde yapılan “çalıştay”da da dile getirdim. Aslında “çözüm”den yana olan herkes, açılımın kaderinin “şiddet meselesi”ne bağlı olduğunu kabul ediyor. Ayrışma, şiddetin hangi yol ve yöntemlerle bitirileceği konusunda ortaya çıkıyor.
PKK ve Öcalan, her alanda olduğu gibi, “şiddeti sona erdirme” açısından da kendilerinin muhatap alınmalarını istiyorlar. DTP de, kapatılıncaya kadar bu çizgide kaldı. BDP’nin farklı bir hat izleyeceğine dair herhangi bir işaret mevcut değil.
Hükümetin kafası karışık görünüyor. İlk başlarda, “silahsızlandırma”ya meylediyormuş gibi bir hava yarattı. Silahlı örgütü, “bir şekilde” sürece dahil edip silah bırakmaya ikna etme üzerine kurulu bu yöntem, hükümet açısından ciddi bir hazırlığı ve kararlı bir duruşu gerektiriyordu. “PKK’yla pazarlığa” oturma suçlaması ekseninde sert tepkilerle karşılaşan hükümet, erken zamanda bu yoldan tamamen vazgeçtiği anlamına gelen mesajlar vermeye başladı.
Şiddeti bitirmek bakımından en uygun yöntemin “silahsızlandırma” olduğunu birkaç yıldır yazıyor; bu yöntemin işleyiş şeklini açıklamaya ve “muhataplık” sorununun bu çerçevede nasıl ele alınabileceğini anlatmaya çalışıyorum. Görüşlerimin uzun bir özeti sayılabilecek bir yazı, en son Birikim’in Ekim 2009 tarihli sayısında yayımlandı. (Bu yazıya şu adresten ulaşılabilir: http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=381&dyid=5635&yazi=Kürt Açılımı: Dinamikler, İmkanlar, İhtimaller)
Siyasallaşma yoluyla silahsızlandırma” diye adlandırdığım bu yöntemin hayata geçirilebilmesi, demokratik mekanizmaların pekiştirilmesine ve siyasal alanın özgürleştirilmesine bağlıdır. Böylece silahlı örgütün siyasallaşarak tasfiye edilmesinin temeli atılır, zemini hazırlanır. Bunun için, öncelikle siyasi partiler hukukunun değiştirilmesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün geliştirilmesi gibi yıllardır Türkiye’nin gündeminde olan, AB müzakere sürecinin de doğal unsurunu oluşturan konularda etkili adımlar atmak gerekiyordu. Fakat hükümet bugüne kadar buna yanaşmadı; bunun yerine bütün ağırlığı “güvenlik ve diplomasi” seçeneğine verdi. Derken DTP kapatıldı ve nihayet KCK operasyonu geldi. “
Mesut Yeğen’in isabetli tasviriyle “tüm Kürtleri değil, ama Kürt sorununu temsil eden aktörler”in devre dışı bırakılması, açılımın tıkanması ihtimalini epeyce güçlendirdi. Bu ihtimalin hükümetin ciddi şekilde yıpranmasına yol açabileceğinin herkes farkında. CHP ve MHP, zaten başından beri bu ihtimale oynuyorlar. PKK da, zorda kaldığında hükümeti de kendisiyle birlikte ateşin içine çekmeye hazır. Bu yüzden, “iç savaş” ihtimali dahil, her yola başvurabileceğini, sokak eylemleri ve Reşadiye saldırısıyla gösterdi. Bütün bunlar, açılımı bir “kanlı kumar”ın eşiğine getirdi.
Bir süredir, bu durumun “sorumlular”ını tescil ve “sorumluluğun adresi”ni tespit etmeye odaklanmış bir tartışma yürüyor. Bir yaklaşıma göre, süreci tıkayan “Kürt hareketi”dir; çıkış da, “Kürt siyaseti”nde dönüşümden geçer. Kürt siyaseti çoğullaşır ve demokratikleşirse, sürecin tıkanan damarları açılacaktır.
Denklemin bu şekilde kurulmasında, AKP’nin yıpranmasından duyulan kaygının ve AKP’yi kollama refleksinin önemli rol oynadığını tahmin ediyorum. Bu kaygıları da anlıyorum ayrıca. Zira AKP’nin, tam da askeri vesayet rejimiyle hesaplaşmada çok kritik bir noktaya gelmişken zayıflamasının, en çok bu rejimin devamından yana olanları sevindireceği aşikârdır. Lakin AKP’nin açılımda tuttuğu bu yolun, AKP’yi kurtaracağı çok şüphelidir. Bu istikamette ısrarın, sadece AKP’ye değil, toplumun tümüne ağır bir fatura olarak dönmesi ihtimali, aynı şekilde çok yüksektir.
Buradan çıkış için en makul güzergâh, ön şartlarla sonuçlar arasındaki ilişkinin tam tersi şekilde kurulmasıdır. Siyasallaşmanın şartları oluşturuldukça, “şiddet”in zemini ve Kürtlerin küçümsenmeyecek bir bölümü nezdindeki meşruluğu da zayıflayacaktır. Bunu oluşturmada asli sorumluluk, hukuksal ve siyasal düzenleme araçlarını elinde tutan tarafta, yani hükümet ve parlamentodadır.
On yıllardır uygulanan “devlet politikası”, Kürt toplumunda demokratik yapıları ve sivil siyaset kanallarını felç etti;  meşruiyetini büyük ölçüde buna dayandıran son çeyrek asırdaki “PKK faktörü” de, bu durumu perçinledi.
Devlet politikasının icrasında; her türlü baskı ve şiddet ile toplum mühendisliğinin çeşitli varyasyonları kullanıldı. Bunların yarattığı tahribatın tamiri için, şimdi yine aynı araçlardan medet umuluyor, aynı yöntemler öneriliyor. Bu yolu savunmak adına yapılan kıyaslamaların ve kurulan simetrilerin gerçeklikle neden bağdaşmadığını, Markar Esayan, Pazartesi günkü yazısında mükemmel bir şekilde özetledi.
Sonuç itibariyle, “Kürt siyasetinde çoğullaşma ve demokratikleşme” için, anti-demokratik zihniyet ve yollardan başka bir şey akıl edilemiyor. Böyle bir “demokratikleşme”, Benjamin Barber’in deyişiyle, ancak “sulu bir yulaf çorbası kadar zayıf bir siyaset öneren anemik demokratlar” tarafından önerilebilir.
Öte yandan, bu yaklaşım, baştan beri eleştirdiğim bir tutum olan “politikasını karşı tarafa endeksleme refleksi”nin de damgasını taşıyor. PKK/DTP, siyasal alanı ve imkanları yaratıcı bir biçimde kullanmak yerine, hükümeti suçlamayı tercih ettiler, bir tür “negatif siyaset” yaptılar. AKP de, hükümet etmenin ve demokrasinin imkânlarını çözüm yönünde derinleştirmek yerine, gidişi PKK/DTP cenahından gelen açıklama ve eylemlere endeksledi. Aslında böylece AKP ve şimdi “sorumluluğu Kürt siyaseti”ne havale edenler, kendi iddialarının aksine, PKK’yı ve Öcalan’ı her aşamada neredeyse mutlak bir tarzda “muhatap” almış oluyorlar; buna da “negatif muhataplık” diyebiliriz.
Oysa sıkça vurguladığım gibi, demokratik siyaset, belki “çözüm”ün sihirli reçetesini vermez, fakat “çözüm”e giden ve bizatihi demokrasiyi güçlendirecek yolları gösterir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu