18 Haziran 2018 Pazartesi 00:43
 

MAHÇUPYAN’IN REFLEKSİ

27 Aralık 2009 Pazar 22:36

Bu yazı, başta Etyen Mahçupyan olmak üzere, gerçeklikle yüzleşmek yerine, muhayyel dünyalar üzerinden akıl yürütmeyi tercih edenleri rahatsız etmiş görünüyor. Sosyolojisiz siyaset, empatisiz tahlil kolaycılığına alışanlar, yüzlerine gerçekliğin aynası tutulunca birden “feraset”ten uzaklaşıp, aşırı genellemecilik ve kaba indirgemecilik tuzağına düşebiliyorlar.

Bunlar içinde en ayrıntılı yazıyı yazdığı ve “tipik” sayılabilecek özellikler sergilediği için burada sadece Mahçupyan’ın yazılarını esas alacağım. Mahçupyan, ilk tepkisini, yazımın yayımlandığı günün ertesinde “peşrev” mahiyetinde dile getirdi (Taraf, 18.12.2009); ardından ayrıntılı cevap niyetiyle kaleme aldığı yazı geldi (Taraf, 20.12.2009).

Mahçupyan’ın, bana cevap olsun diye söylediklerinin üzerinde durmayacağım; zira sahici bir fikir tartışmasına imkân verecek bir şey sunmadığını düşünüyorum. Dahası, beni eleştirmek maksadıyla yazdıklarının büyük bir kısmı, aslında benim uzun süredir dile getirdiklerimin tekrarı ve teyidinden ibarettir. Dünkü yazısı ise, bunun en sarih delilidir.

Esas mesele, Mahçupyan’ın tarzında, metodolojisinde ve epistemolojisindedir bence. “Polemik iştahı” diyebileceğim tarzı, oryantalizmi besleyen temel ruh hali olan “kibir”le çok bağlantılı. Mesela, ilk yazısında benim ona “bulaştığım” algısının etkisiyle, bundan “çok keyiflendiği”ni belirtiyor. Fakat sonraki yazısını okuyunca, kendisini kuşatan duygunun “keyif”ten çok, “hırs ve öfke” olduğunu anlıyoruz.

Mahçupyan, bu duygularla girdiği tartışmaların büyük bir kısmında, tipik pozitivist bir tepki veriyor. “Demokrat bir tutum”a asla izin vermediğini çok iyi bildiği bu yöntemi, mesela BirGün gazetesiyle girdiği “polemik”te de kullanmıştı. Ben de, 28.8.2008 tarihli bir yazıyla bu tartışmaya katılmış ve Mahçupyan’ı şu sözlerle “dostça” eleştirmiştim:

“Öyle genellemeler ve çıkarsamalar yapıyor ki, bunların o çok önem verdiğini bildiğim epistemolojiyi darmadağın ettiğini de hiç hesaba katmıyor. Çok eleştirdiği ‘mutlak hakikat dili’yle konuşuyor; kendinden son derece emin, sesi ve sözleri hep en üst perdeden. Hani pek çok toplumsal ve siyasal kötülüğün kaynağı saydığı ‘modernist arif ve yargıç’ kimliğinin somut bir örneği haline geldiğinin de farkına varmıyor mu acaba?”

Mahçupyan ve bugün bu tartışmaya katılanların büyük bir kısmında eleştirdiğim, oryantalizm koktuğunu söylediğim yaklaşım tam da burada temelleniyor. Aşırı genellemecilik, toptancılık ve indirgemecilik, meseleleri anlamayı değil, birilerini mahkûm etmeyi hedefleyenlerin yöntemi olabilir ancak. Bu yöntem, demokratik kültüre ve çoğulcu siyasete giden yolları fena halde tıkar. Zira otoriter bir epistemoloji ve totaliter bir metodoloji üzerine “demokrat bir zihniyet ve siyaset” inşa edilemez. Bu tarzla, en fazla “konjonktürel demokrat tutumlar” takınılabilir.

Mahçupyan, eleştirmek ve hatta saldırmak istediği her şeyi, bir şekilde “sol”la bağlantılandırmaktan da özel “keyif” alıyor. Mahçupyan’ın “sol”a yönelik bu öfkesi, bana öncelikle 70’lerin hiddetli “anti-komünizm”ini hatırlatıyor. Kendisi, “solla mücadele misyonu”nun bu gelenekten gelen “en kahraman şövalye”si gibi duruyor.

Mahçupyan’ın sağcılığı o yıllara saplanıp kalmış da değil şüphesiz; epeyce gelişme göstermiş. Hırs ve öfkeyle başladığı “polemik”in ikinci yazısının sonu, “neocon”ların tutumunu çağrıştırıyor. Kaba bir indirgemecilikle, benim de aralarında bulunduğum insanları, “PKK yandaşı” ilân ediveriyor Mahçupyan. PKK’nın ve “silahlı mücadele”nin Kürt toplumundaki kaynaklarını, dinamiklerini ve yerini anlatmaya, bunun nasıl aşılabileceğini göstermeye çalıştığımız her yerde, “geleneksel” sağ ve “modern” ulusalcı cenahtan hep aynı “itham”la karşılaşıyoruz. 11 Eylül saldırılarının ardından, şiddeti aynı mantık ve maksatla tartışmayı öneren demokratlar ve solcular da, “neocon”lar tarafından “İslâm muhibbi”, “üçüncü dünya popülisti”, “El Kaide yandaşı” olmak suçlanmışlardı.

“Neocon”ların belirlediği atmosferde, “sol ve demokrat aydınların” sorgulama, anlama ve anlamlandırma çabasının önüne kalın duvarlar dikildi; kimi “sofistike tahliller”e dayanıyordu bu duvarların, kimi basbayağı cadı avı yöntemlerine. Bu ikisinin birbirini beslediğini söylemeye herhalde gerek yoktur. Türkiye’de çeyrek asırdan beri olagelen şey de budur. PKK ve onunla bağlantılı meseleler, bu yüzden ancak ateş bacayı sarmaya başladığında tartışılıyor; o da, eksik-gedik bir şekilde, duyguların hâkimiyeti ve reflekslerin belirleyiciliği altında.

Aslında bize kızanların sorunu, bizatihi hakikatin kendisiyledir; kızgınlıklarının, öfkelerinin altında; olmasını arzuladıkları ile olan, varsayım ile hakikat arasındaki uçurumu görmezden gelemeyecekleri bir noktaya varmış olmamız yatıyor. Bana/bize kızmalarına gerek yok; zira “hakikat benim suçum değil” (la realidad no es culpa mia). Belli bir zamanın hakikati, elbette kaderimiz de değildir, olmamalıdır. Lakin hakikati dönüştürmek için, öncelikle onu anlamaya çalışmak lazım! Bu da ancak demokrat bir epistemoloji ve metodolojiye her alanda sadık kalmakla mümkündür. Bizim yapmak istediğimiz de budur. Hakikatle aramıza mesafe koymadığımızı iddia edenlere ise, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından yazdığım şu pasajla cevap verebilirim ancak:

“Olayları ve gelişmeleri anlama ve anlamlandırma çabasını, daha fazla insanın yaşamını yitirmemesi ve bütün insanların onurlu bir yaşam sürebilecekleri bir dünya yaratılması saikıyla yürütenlerden, sadece ağıt yakmaları beklenemez. Ama her türlü konuşma ve yazma ediminin; her somut saldırıda, savaşta, çatışmada yiten insanların değerini, kıyıcı edimlerin vahşiliğini nispileştirme; yitenlerin yakınlarının acılarına uzaklık kokusu vermeye elverişli en ufak bir özensizlikten kaçınması tabii ki beklenir. Vicdanı ciddiye alan bir duruş da, ancak böyle gerçekleşebilir.” (Birikim, sayı 151, Kasım 2001)

Mahçupyan, bizleri “PKK yandaşlığı veya muhipliği”yle itham etmeye varan sözleriyle, ikinci yazısında zikrettiği Hürriyet gazetesi tarzına da epeyce yakın düşmüş oluyor. Aslında bu tarzı, daha ilk yazısında açık etmişti. “Popülizm” ve bunun Kürt sorunundaki sol versiyonunu “deşifre etmek” için yola çıkan Mahçupyan, kendi tesbitlerinin alt yapısını hazırlamak konusunda magazin dedikoduyu devreye sokmakta hiç beis görmemiş, yeni sol parti girişimi ve benim “başkanlık için adımın geçmesi” argümanlarını bir çırpıda kullanıvermiş.

Haftada bir gün yazdığım bu köşeyi, bu tür “polemik”lere ayırmak gibi bir lüksüm olmadığını biliyorum. Ancak Mahçupyan’ın konuyu benim ismim etrafında fazlaca “kişiselleştiren” üslubu, beni buna mecbur etti.

Konu, elbette çok önemli; tartışılması da çok gerekli. Ben, meseleye dair görüş ve değerlendirmelerimi, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da, “polemik iğvası”na kapılmadan yazmaya devam edeceğim.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu