18 Aralık 2018 Salı 18:35
 

LİSAN BİZİ NE ZAMAN BÖLER?

07 Eylül 2009 Pazartesi 18:12

 Kampanya kısa zamanda hem üniversiteler düzeyinde yaygınlaşmış, hem de ilk ve ortaöğrenimdeki öğrencilerin velilerinin katılımıyla yeni bir düzleme taşınmıştı.

Devletin bütün kurumları hemen harekete geçmişlerdi. Mesela YÖK, bu girişimlerin "doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti`nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik bölücü faaliyetler olduğu"nu açıklamış ve "üniversitelerde bu tür eylemlere fırsat verilmemesi"ni istemişti. İçişleri Bakanlığı da, bir genelgeyle, ilgili bütün kurumları işbirliği içinde gerekli tedbirleri almaya çağırmıştı.

Derken, devlet katında beklenen gelişme olmuş ve MGK olaya el koymuştu. Bir hayli uzun süren toplantıdan sonra açıklanan bildiride, "istihbarat ve güvenlik raporları ışığında, özellikle terör örgütü tarafından yönlendirilen, resmi dilden başka bir dil ile eğitim konusundaki ayrılıkçı faaliyetlerle, ülke güvenliğine yönelik iç ve dış kaynaklı diğer zararlı faaliyetler ve bu faaliyetlere karşı alınan, alınacak önlemler(in) gözden geçiril”diği vurgulanmıştı.

Bu tespitlerin ve çağrıların gerekleri, gecikmeden hayata geçirilmişti. Bir yandan üniversitelerde disiplin soruşturmaları açılırken, diğer yandan polis ve savcılıklar harekete geçip yoğun bir gözaltı ve tutuklama “kampanyası” başlatmışlardı.

Sonuçta dilekçe veren çok sayıda öğrenci üniversitelerden atılmış, bir kısmı da cezaevlerine tıkılmışlardı.

Bütün bunlar, insanların bırakın kendilerini en iyi ifade etmede, sadece ifade edebilmede, yani kendi benlikleri ve başka benliklerle ilişki kurabilmede kullanacakları en doğal parçaları olarak görülmesi gereken anadillerini öğrenme ve geliştirme imkanını seçmeli ders biçiminde bile olsa talep etmelerine karşı yapılmıştı.

 

O zamanlar “İkiz Kardeşin Anadil Dilekçesi” başlığıyla kaleme aldığım yazıda (Radikal 2, 3.3.2002), Kürt öğrencilerin bu talebini “tuhaf” bulduğumu belirtmiştim. İzninizle o yazıdan devam etmek istiyorum.

 

İtiraf edeyim ki, bu talepte bana tuhaf gelen bir yön var; ama bendeki sıkıntının nedenleri, devleti veya bu talebe siyaseten cephe alanları tedirgin edenlerden epeyce farklı. Anadil insanın o kadar doğal bir parçasıdır ki, bana onun "öğrenilmesi"nden söz etmek saçma, bunu bir hakkın konusu olarak düşünmek ise fuzuli geliyor. Kadir Cangızbay'ın yardımıyla, biraz daha açmaya çalışayım: "Kişinin anadili, öğrenerek edindiğini hissetmediği, kendisi tarafından öğrenildiğini hiçbir zaman aklına getirmediği/öğrenmeyi düşünmediği dildir. İnsanın bir dille olan ilişkisi bu şekilde kaldığı sürece/ölçüde ve böyle kalması şartıyla, o dil o insanın anadilidir."

 

Bu tuhaflığın sorumlusu, elbette dilekçe sahipleri değildi; aksine insanların anadilleriyle ve anadillerinin içinde büyümelerini ve anadillerini içlerinde büyütmelerini yasaklayan ve engelleyen bütün bir sistem ve onun temelindeki çirkin zihniyetti.

 

Aslında talebin kendisine dokunmadan ve meşruluğuna söz söylemeden bu tuhaflığı gidermenin bir yolu, hem de çok anlamlı bir yolu var. Demek istediğim şu ki, Türkiye gibi dil zengini bir ülkede, resmi dil dışında kalan dillerin en azından seçmeli ders olarak eğitim sisteminde yer alması talebinin, anadilleri resmi dille örtüşenlerden gelmesi; açıkçası bugünkü gibi bir dilekçe eyleminin anadili Türkçe olanlar tarafından gerçekleştirilmesi çok daha anlamlı olurdu.

 

Ama bunun için, kendiyle yüzleşebilme erdemine ve cesaretine ihtiyaç var; tıpkı Murathan Mungan’ın dediği şekilde:

sorgulamak kendimizi

öğrenmek ikizin anadilini, ikinci belleğimizi

öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini

 

Şimdi bu ülkede yaşayan herkesin “kardeş” olduğunu lafta bile olsa neredeyse herkes söylüyor. Yine bu ülkede "birlik ve bütünlük" istemediğini açıkça söyleyene de rastlamak kolay değil. Ama bütün mesele “kardeşlik”ten, "birlik ve bütünlük"ten ne anlaşıldığı ve bunun nasıl sağlanabileceği konusundaki yaklaşımlarda düğümleniyor. Ben, bir insanın bu ülkede yaşayan dillerden birden fazlasıyla iç içe büyümesinin, yıldırıcı hamasetle içi boşaltılan şu "birlik ve bütünlük" için en güvenilir ve en insani imkânlardan biri olduğuna inanıyorum. İşte ancak o zaman “kardeşlik”  sahiden kurulabilir.

 

“Lisan bizi böler” diyor Yılmaz Özdil. Baykal da avaz avaz bağırıyor aynı minval üzre. Lisan bizi bölebilir elbet; ama onların zannettiği değil, tam tersi nedenle. Sen “kardeşim” dediğin insanların anadilini yasaklarsan, bununla da yetinmeyip o dili aşağılarsan; sonra o insanların dil hakları konusundaki meşru taleplerini türlü çarpıtmalarla engellemeye kalkar, bir de öcü gibi sunarsan tabii ki bölünürüz. 

 

Yılmaz Özdil gibiler, “cart diye bölünmemizi” istemiyorlarsa, mesela kimin kime neden “yabancılaştığı”nı kendilerine bir zahmet sorsunlar! Neden bugüne kadar Kürtçe öğrenmeyi akıllarından bile geçirmediklerini düşünsünler! Bu ülkedeki bunca milyon “kardeşleri”yle iletişim kurmak için, her şeyi “onlar”dan beklemenin ne kadar insanî ve ahlâkî olduğunu sorgulasınlar!

 

Şimdi Yılmaz Özdil ve onun gibiler, bir “açılım” yapıp da Kürtçe öğrenmeye başlasalar, çok daha “başka” bir insan haline geleceklerinden, “sorun”un ne olduğunu ve “çözüm”ün nereden geçtiğini daha iyi anlayacaklarından eminim.

 

Ben üç dilde büyümüş ve bu nedenle kendini şanslı sayan insanlardanım; Arapçayı annemden, Kürtçeyi sokaktaki ikizimden ve ülkedeki bütün ikizlerimle iletişimime imkân sağlayan Türkçeyi okulda öğrendim. Böyle büyümüş olmanın bana neler kattığını zevkle anlatabilirim de, siz en iyisi Bedri Rahmi’den dinleyin:

 

En azından üç dil bileceksin/ En azından üç dilde/ Canımın içi demesini/ Kırmızı gülün alı var demesini/ Nerden ince ise ordan kopsun demesini/ Atın ölümü arpadan olsun demesini/ Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur demesini/ İnsanın insanı sömürmesi/ Rezilliğin dik alası demesini/ Ne demesi be/ Gümbür gümbür gümbürdemesini becereceksin/ En azından üç dil bileceksin…

 

İşte size “birlik, bütünlük ve kardeşlik” için “insanî açılım” yolu! Hadi bakalım, görelim sizi…

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu