25 Nisan 2018 Çarşamba 19:26
 

KÜLLER ARASINDAN ‘MİN DîT’

24 Nisan 2010 Cumartesi 01:54

İzlanda’dan yükselen “kül bulutu”na Almanya’da yakalandım. Toplam on gündür buradayım; beş gündür de bulutların dağılmasını bekliyorum. Geçen haftaki yazıyı Berlin’den yazmıştım; şimdi Hamburg’dayım.

“Kül bulutu” vakası, bana Michael Haneke’nin Kurdun Günü filmini hatırlatıyor. Büyük bir çevre felaketinin, şu çok övündüğümüz “teknolojik medeniyeti” nasıl bir anda çökerttiğini göstererek başlar film; sonra güvendiğimiz bütün normların bu çöküntünün altında kalışını tasvir eder. Tam bir manevî sefaletle karşı karşıyayız. Haneke, bu sefaletin, hiç de “olağandışı”, “arızi” ya da “istisnaî” olmadığını, tam tersine “sahte normalliğin” altında yatan “asli gerçekliğimiz”i oluşturduğunu anlatmak ister. Felaket, sadece bunu görünür kılmıştır. Zaten küçük ya da büyük, kişisel veya toplumsal bir felaket yaşamadan, “aslî gerçekliğimiz”le kolay kolay yüzleşmeye yanaşmayız. Bunun, Haneke’nin neredeyse tüm filmlerinin “leitmotiv”i olduğunu söylemek sanırım abartı olmaz. Yine Haneke’nin sert ve sarsıcı üslubunun altında da bu algının yattığını söyleyebiliriz.

Şüphesiz “kül bulutu”, Kurdun Günü’ndeki sonuçları doğurmadı. Yanardağın, en fazla, bu yönde minik işaretler püskürttüğünü söyleyebiliriz. Hatta sevgili Tanıl’ın ifadesiyle, “belki de Cenab-ı Hak bütün insanlığa ‘hele bir durun, oturun oturduğunuz yere’ demek istemiştir”. Belki de!

Neyse, sonuçta bu mahsur kalma hali, güzel şeylere de vesile oldu. Mesela önceki gün, Min Dîtfilminin Hamburg’da galası vardı. 2 nisandaki Ankara galasına gidememiştim. Kısmet burayaymış!

Fatih Akın’ın dediği gibi, Miraz Bezar bu filme kendi ruhunu vermiş; onunla kalmamış bedenini de koymuş. Beş yıllık cefanın sonunda, çarpıcı bir film çıkmış ortaya. Her şeyden önce film, “sahte normalliğimiz”in altındaki “derin gerçekliğimiz”i seriyor gözlerimizin önüne; ama gözümüzün içine sokmadan ve de Haneke’deki “kızgınlığa” kapılmadan.

Sözü zorlamıyor; suskunluğun dilini yeri geldiğinde büyük bir maharetle kullanıyor Miraz. Diyarbakır çocuklarının ateşin etrafında söyledikleri Kürtçe türküde olduğu gibi, “yürek yaralarının derin ve sonsuz olduğu”nu ustaca gösteriyor; ama yürekleri parçalayan ağıt diline de hiç tevessül etmiyor. Üstelik filmin senaryosunu birlikte yazdığı sevgili Evrim’den çok iyi tanıdığımız kara mizahın, en dramatik sahnelerde bile ince ince akabileceği yollar kuruyor. Evrim’in gerçek bir “hikâye anlatıcısı” olduğunu bir kez daha gördüm. Walter Benjamin’in Nikolay Leskov için yazdıklarının hepsinin ve daha fazlasının Evrim için de geçerli olduğunu düşündüm.

Filmin dili, hikâyesi anlatılan çocukların anadili; Diyarbakır sokaklarının duru Kürtçesi! Ignazio Silone, Fontamara adlı harika romanının girişinde, “herkesin kendini en iyi kendi dilinde/tarzında ifade ettiğini” anlatır. Miraz’ın iç dili ile anadili arasındaki uyumdan, filmin müzikleriyle de desteklenen ilahî bir melodi doğmuş.

Filmi izlerken, “Kürt çocuklarının da hikâyesi nihayet beyaz perdeye yansıdı” diye geçirdim içimden. Mesela dünya, Şilili çocukların hikâyesini, Andrés Wood’un Machuca filmiyle tanıdı. Lübnan’daki “iç savaş çocukları”nın hikayesi için Ziad Doueiri’nin Batı Beyrut ve Josef Fares’in Zozofilmleri var. Yugoslayva’daki iç savaş ve kıyım günlerinin korkunç bedelini ödemek zorunda kalan Bosnalı çocukların hikâyesi, Jasmila Zbanic’in Esma’nın Sırrı/Grbavica filmiyle kazındı hafızalara. Arjantin’in acılı hikâyesi çok sayıda filmin konusu oldu. Lusi Puenzo’nun Resmî Tarih; Marco Bechis’in Olimpo Garajı; Christopher Hampton’ın Kayıp Hayatlar filmleri bunlardan bazıları.

Ve artık Min Dît var, bu listeye eklenebilecek! Bu kısacık zamanda muhtelif festivallerde aldığı çok sayıda ödül, dünyanın Diyarbakır çocuklarının gözünden zulüm gerçeğini gördüğünü gösteriyor. Yani dünyanın çeşitli yerlerinden “min dît” sinyalleri güçlü bir şekilde geliyor.

Peki, bizler görebilecek miyiz? Yoksa aynadaki aksimizden korkup yüzümüzü öbür tarafa mı çevireceğiz? Yalanlar üzerine kurulmuş sahte ve kokuşmuş normalliği sürdürmek için, ırkçılık kokan türlü argümanlara sığınmak, işin kolayına kaçmaktır. Ama nereye kadar? Bir volkan patlar, küllerin altında kalırız!

Ana-babaları katledilen, yakılan köylerden sürülen ailelerin çocukları, ya gösterilerde taş attıkları zaman veya dağa çıktıklarında “görüldüler” şimdiye kadar! Şimdi bir sanat eserindeler, bizi onları “görme”ye davet ediyorlar. Gülistan’ın gözlerine bakmaya cesaretiniz varsa, görebilirsiniz onları ve hikâyelerini.

Kimse kızmasın alınmasın! Diyarbakır sokaklarında her gün onlarcasını, yüzlercesini görüyoruz bu çocukların ve çoğu zaman bir “rahatsızlık faktörü” olarak algılıyoruz onları. Bize zorla mendil, sakız satmaya çalışan bu çocuklardan kurtulabilmek için, çoğu zaman onlara karşı mutlak bir kayıtsızlığa bürünüyor, bazen de kızarak uzaklaştırıyoruz onları. Ben bu filmde, kendimin bu hallerini de “gördüm” ve utandım. Yüzleşmeye başlamanın vazgeçilmez şartı, bahane aramaktan vazgeçmektir.

Tebrikler ve teşekkürler sevgili Miraz ve sevgili Evrim ve bu filme emeği geçen güzel insanlar!

Mithat Sancar 22.04.2010

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu