15 Ekim 2018 Pazartesi 17:59
 

FUTBOL VE DEMOKRASİ

17 Temmuz 2010 Cumartesi 11:31

 Zarafetin ironiyle harmanlandığı bu üslup, en
uç(uk) tezleri bile ikna edici şekilde iletir okurlara.

Braudel'in eserleriyle, 1987'de Münster'de tanıştım. Buna aracılık
eden de, o zamanlar yeni tanıştığım Dietrich'ti. Bir haftadır yine
kızım Dicle'yle Münster'deyim. Dietrich'le gecenin geç vakitlerinde
çıktığımız uzun bisiklet gezilerinden birinde, söz yine Braudel'e
geldi. Dünya Kupası'ndan konuşuyorduk. Milli takımların futboldaki
sempatikliği ve başarısı ile o ülkenin toplumsal ve siyasal
kültüründeki gelişmeler arasında sıkı bir münasebet bulunduğu tezini
kanıtlayacak örnekler sıralıyordum. Tezin özü kabaca şu: Bir ülkenin
toplumsal ve siyasal hayatında özgürlükçü ve demokrat değerler
güçlendikçe, o ülkenin futbol milli takımı da daha güzel oynamaya
başlıyor ve daha başarılı oluyor. Özgürlükçü/demokrat değerlerdeki
düşüş, futbola da bir çöküş olarak yansıyor.

Şimdi Braudel'e dönelim. Der ki Braudel mealen, "Batı Roma'nın hiçbir
zaman yıkılmadığını iddia eden tarihçileri severim". Bir tarihçi
olarak ispatlayamayacağı tezleri böylece ironi dolu bir zarafetle
seslendirmiş ve dahi savunmuş oluyor.

Futbol ile siyasal/toplumsal kültür arasında böyle bir etkileşim
bulunduğuna dair kanıtlar ararken, Dietrich bana Braudel'in bu sözünü
hatırlattı gülerek. Haklı aslında. Zira o ilişkinin tutarlı ve
doğrusal bir seyir izlediğine dair örnekler kadar, aksini gösteren
vakalar da zikredilebilir. Ben yine de, "futbol mili takımlarının
güzel oynamalarının ve başarılı olmalarının, demokratik ve özgürlükçü
bir toplumsal/siyasal kültürün varlığına bağlı olduğunu" iddia
edenleri seviyorum.

Final maçını, bu tezin bir kanıtı olarak okuyorum meselâ. Bir tarafta,
1930'lardan beri en demokratik dönemlerini yaşayan İspanya vardı. İç
savaşın derin yaraları üzerine kurulan Franco'nun faşist yönetimi,
1978'de "resmen" sona erdi gerçi; ama 2000'lerin başlarına kadar bu
belalı mirasla hesaplaşma cesaretini "sol" hükümetler bile
gösteremedi. 2004'teki sürpriz seçim başarısından bu yana iş başında
olan Zapatero hükümeti ise, bu durumu değiştirdi. Köklü sorunları,
birikmiş çatışma kaynakları ve çaprazlama gerilim hatları olan bu
ülkede; her şeye rağmen hukuk devletinin yerleşmesi ve siyasal
kültürün demokratikleşmesi yönünde önemli mesafeler alındı o günden
bugüne.

İspanya milli takımının yükselişi de tam bu döneme denk geliyor. Bu
yükseliş, Haziran 2008'deki Avrupa Futbol Şampiyonası'nda ilk
zirvesine ulaştı, İspanya Avrupa şampiyonu oldu. Bu başarı,
Zapatero'nun Mart 2008'deki ikinci seçim zaferinin hemen ardından
geldi.

2010 Dünya Kupası'nı, İspanya açısından bu gelişimin tescili ve
yukarıdaki tezin teyidi olarak görüyorum. İspanya'nın rakibi
Hollanda'yı masaya yatırdığımızda, bu sonucun sağlamasını yapma
imkânını elde ederiz.

İspanya; sahada bir futbol takımından ziyade, bir senkronize yüzme
ekibi, bir modern dans topluluğu gibi duruyor ve büyüleyici bir oyun
sunuyordu. Bu tarz futbolun yaratıcısının, en azından ilham kaynağının
1970'lerin Hollanda milli takımı olduğu biliniyor. Lakin 2010'daki
Hollanda'nın o takımla ve o gelenekle bir ilişkisi olmadığı da apaçık
ortada. Şimdiki Hollanda yaratıcılıktan, zarafetten ve centilmenlikten
yoksun, son derece sevimsiz bir görüntü veriyor. Daha final maçı
başlar başlamaz, Hollanda'nın taktiğinin kurallı-kuralsız sertlik,
yıldırma ve oyun bozma üzerine kurulduğu anlaşılıyor. Bu anlayış,
"kirli futbol" diye adlandırılıyor haklı olarak.

Hollanda futbolundaki bu "dönüşüm"ün toplumsal/siyasal temellerine
gelelim. 1990'ların sonlarından itibaren Avrupa'nın büyük bir kısmında
aşırı sağ ve ırkçılık belirgin bir şekilde güçlenmeye başladı.
Özgürlükçü/demokratik siyasal kültürün mümtaz örneği olarak bilinen
Hollanda da, bu gelişimden payını aldı, hem de fazlasıyla. 2000'lerin
Hollanda'sı, ırkçı partilerin yüksek oy oranlarına ulaştığı, yabancı
düşmanlığının yaygınlaştığı bir ülke haline geldi. Toplumsal/siyasal
hayattaki "kirlenme"nin futbola yansıması, önceleri çöküş ve bu dünya
kupasında da "çirkinlik" oldu.

Final maçından önce, bazı Hollanda gazetelerinde "nefret söylemi"nin
akla ziyan örneklerine bile rastlandı. Meselâ, beş yüz yıl önce
İspanya'ya karşı verilen bağımsızlık savaşında yaşananlardan dolayı,
bu maçı "tarihsel intikam fırsatı" olarak değerlendirenler bile oldu.
Sahadaki Hollanda milli takımı da, sanki sahiden savaşa çıkmış
gibiydi. Neyse ki, nefret ve şiddet bulamacından etkilenmiş "kirli
futbol" değil, demokrasi ve özgürlük havasından etkilenmiş, dayanışma
ile bireysel yaratıcılığın şahane bileşimini sunan "güzel ve temiz
futbol" kazandı.

Türkiye milli takımının dünya çapında böylesine sempati ve başarı
kazanmasını isteyenler, lütfen bu tezi ciddiye alınız ve de seviniz!
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu