16 Ağustos 2018 Perşembe 22:35
 

EVRENSEL VİCDAN, NEDAMET VE ÖZÜR

28 Kasım 2009 Cumartesi 23:05

Ve CHP, bugüne kadar umursamadığı, bu nedenle öğrenmeye tenezzül etmediği bu yasalarla boğuştukça, bir çelişkiler yumağının içinde buluyor kendini; çıkmaz sokaklara savruluyor.

CHP, cumhuriyetin “resmî hafıza politikası”nın varisi ve koruyucusu durumundadır. Öymen’in konuşması ve partisinin onu sahiplenmesi, bu politikaya kendi hamisi tarafından vurulan ağır bir darbe oldu. Resmî hafıza politikası gereği, on yıllardır unutturulmak istenen bir “acı olay”ı, başka hiçbir aktörün yapamayacağı ölçüde “hatırlattı”, tartışma alanına soktu; böylece bunca yıldır tahkim etmeye çalıştığı duvarda kendi eliyle kocaman bir delik açtı.

Hatırlama, geçmişle yüzleşmeyi davet eder, hatta zorunlu kılar. Buradan kaçış yoktur. Hafıza bir kez canlandı mı, herkesi içerdiği “olaylar” konusunda tavrını belirlemeye mecbur eder. Ve bu tavır, “geçmiş”e dair değildir; doğrudan “bugün”le ilgilidir.

Zira geçmişle yüzleşme, doğrudan geçmişte yaşananlara odaklanan bir tarihsel ilgiden ziyade, geçmişin bugüne yansıyan etkileriyle uğraşmayı ifade eder. Bu yüzden, geçmişle ilişki konusundaki mücadele ve münakaşalar, tarih bilimine ilişkin olmaktan ziyade; içinde yaşadığımız (bugünkü) toplumun kimliğini, toplumsal yapının meşruiyetini ve siyasal-kültürel dokusunu belirleyen tartışmalar olarak algılanmalıdır.

Geçmişle yüzleşme, hem bireysel hem de kolektif kimlik meselelerinin tartışıldığı kamusal bir iletişim sürecidir aynı zamanda. Çünkü geçmişle ilişki, bireysel ve kolektif kimliğin oluşumundaki temel kaynaklardan biridir. Geçmişin algılanışı ve yorumlanışı, bireysel ve kolektif kimlik tasarılarının oluşturulmasında ve bugüne dair davranış tercihlerinin geleceğe bakışla belirlenmesinde başlıca hareket noktalarından birini oluşturur.

Öymen’in Dersim’e dair sözleri, tam da bu “hafıza yasası”nın dolaysız teyidi olmuştur. Öymen, geçmişi salt geçmiş olarak değil, bugünkü bir tercihi meşrulaştırmak için anmıştır. Konuşmasında, korkunç acılar yaratan politikalar karşısında bırakın “nedamet”i, en ufak bir üzüntü işareti bile yoktur.

Baykal’ın grup konuşmasındaki hali de, temsil ettiği zihniyetin “hafıza yasaları” karşısında düştüğü acıklı durumun rötuşsuz fotoğrafı gibidir. Diyor ki Baykal; “Geçmişte yaşanan acı olaylar vardır. Istıraplar vardır. İnsanların maruz kaldıkları haksızlıklar vardır. Her toplumun tarihinde bunlar vardır, evrensel bir gerçektir.

Haklıdır; Yirminci Yüzyıl, bütün dünyada korkunç olayların, hudutsuz kıyımların, tarifsiz acıların asrı olmuştur. Bu “evrensel bir gerçektir”. Lakin bir başka “evrensel gerçek” daha vardır. Bu asır, aynı zamanda, haksızlıklara ve acılara karşı bir “evrensel vicdan”ın adım adım inşa edildiği bir dönemdir. Bu vicdan, geçmişteki haksızlıkları ve acıları onaylayanları asla affetmiyor; bunları inkâr edenleri de, bıkmadan usanmadan takip ediyor.

Bu “evrensel vicdan”, bir “özür dileme kültürü” yaratmıştır mesela. Willy Brandt’ın 1970’te Varşova’da, İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında katledilen Yahudiler için dikilen anıtın önünde diz çökerek Nazi yönetimi tarafından işlenen korkunç insanlık suçlarından dolayı özür dilemesi, o “eşsiz ritüel”, bu kültürün temelini oluşturmuştur. Bu olayın üzerinden otuz yıla yakın bir zaman geçtikten sonra, bugün özür dileme, neredeyse geçmişle hesaplaşmanın temel unsurlarından biri haline geldi. Bu bağlamda tarihsel suçlara ilişkin kamusal siyasal itiraflarda ve kurbanların torunlarından özür dileme açıklamalarında daha önce benzeri görülmemiş bir yoğunlaşma gözleniyor. Örnekleri sıralamaya kalksam, sayfalar yetmez.

Bu gelişmeler; başta niyet ve işlev olmak üzere çeşitli açılardan tartışılabilir. Örneğin bu ritüellerin, samimi bir pişmanlık ve sahici bir yas dayanışması amacına değil, araçsalcı çıkar hesaplarına dayalı oldukları iddia edilebilir.

Bununla beraber, bir toplumun üst düzey siyasal temsilcilerinin; kendi toplumlarının geçmişinde işlenmiş insanlık suçlarından dolayı mağdurlardan/ kurbanlardan özür dilemelerinin, bu ritüelin ardındaki niyet ne olursa olsun, olumlu işlevler gördüğü de inkâr edilemez. Bu işlevlerin başında ise; baskı, zulüm ve kıyım politikalarının hiçbir biçimde meşrulaştırılamayacağı öncülüne dayanan, bu politikaları bir insanlık suçu ve ayıbı olarak gören bir küresel siyasal kültürün pekişmesi gelir.

Özür dileyen siyasal aktör, geçmişin çizgisinden kopma niyetini de açığa vurmuş olur. CHP, işte tam bu nedenle “özür dileme”ye yanaşamıyor. Çünkü bu topluma zorla giydirilmiş ve acılarla dokunmuş “kolektif kimlik” elbisesinin değişmesine direnmeyi, varoluşunun yegâne sebebi olarak görüyor. CHP’nin “çıkmaz”dan kurtulmasının tek yolu, bu kimlikle ve misyonla hesaplaşmasından geçiyor.

Bu hesaplaşma, toplumun geniş kesimlerinde başladı ve giderek yayılıyor. Bu sayede Türkiye, “evrensel vicdan” hattına doğru hamle ediyor. AKP’nin, özel olarak Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın bu konuda önemli bir rol oynadıkları da bir gerçek. Ancak bu aktörlerin de zaafları var; “evrensellik” ve “vicdan” kavramlarını her zaman buluşturmayı beceremiyorlar. Baykal’ın haklı olarak hatırlattığı “El Beşir olayı”, bu zaafın tipik bir yansıması.

Mamafih, “vicdan”ın hapsedildiği duvarlar bir kez çatladı mı, kimsenin önünde duramayacağı bir “adalet rüzgârı” da kuvvetlenerek esmeye başlar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu