18 Aralık 2018 Salı 18:11
 

DEMOKRATİK DİYALOG YA DA…

28 Ağustos 2009 Cuma 17:51

Otoriter zihniyet, “tartışılmaz hakikatler” bulunduğu öncülünden hareket eder. Otoriter sistem, bu hakikatlerin tek merkezden belirlenmesi esasına dayanır. Demokratik zihniyet için önem taşıyan ise, “iletişimsel hakikat”tir. Buna “toplumsal hakikat” veya “diyaloga dayalı hakikat” de denir. Daha doğrusu, Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, bu terimi kullanmayı tercih etmiştir. Bunu biraz açmam lazım.

Güney Afrika’da ırkçı rejimden demokratik sisteme geçiş sürecinin temel taşlarından biri, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu’ydu. Komisyon’un başlıca görevi, zulüm ve çatışmanın böldüğü ülkeyi hakikat temelinde uzlaştırmak, böylece bir toplum inşa etmekti. Geçmişin yaralarını sarma ve derin bölünmüşlüğü aşma konusunda hayati katkısı olduğu kabul edilen Komisyon, yaklaşık iki yıl süren çalışmaların sonuçlarını, 3.500 sayfa tutan beş ciltlik bir raporda topladı.

Raporun birinci cildinin beşinci bölümünün “hakikat” başlıklı kısmı, “hakikat nedir” ve “kimin hakikati” sorularıyla başlıyor ve bu soruların Komisyonun çalışmaları boyunca hep tartışıldığı vurgulandıktan sonra, dört hakikat nosyonunda karar kılındığı belirtiliyor: Olgulara ve delillere dayalı hakikat, kişisel veya anlatısal hakikat, toplumsal ya da diyaloga dayalı hakikat, sağaltıcı (iyileştirici) ve onarıcı hakikat.

Her bir hakikat türüyle ilgili raporda yer alan tespitler ve değerlendirmeler, “çatışmaların çözümü” bahsinde çok kıymetli derslerle doludur. Bu yazıda hepsine değinemeyeceğim için, yaşadığımız şartlar açısından önemli bulduğum “toplumsal ya da diyaloga dayalı hakikat” üzerine birkaç söz söylemekle yetineceğim.

Raporda bu hakikat, şu şekilde tanımlanır: “Etkileşim, tartışma ve müzakereyle oluşan deneyimin hakikati.” Komisyon, ilgili herkesin karmaşık güdülerini ve perspektiflerini dikkatle dinleyerek geçmiş bölünmeleri aşma amacına en yakın ve uygun hakikatin bu olduğunu belirtir.

Diyaloga dayalı hakikat, değişik perspektifleri olan çoksesli toplulukları varsayar. Güney Afrika örneğinde, mutlak doğruyu görmesini sağlayan kesin bir ölçüte sahip olduğunu iddia edebilecek tek bir anlatıcı yoktur. Bu tür bir hakikate giden yol, çoksesli ve değişik bakış açılarının dikkate alındığı bir diyalogdan geçer.

Komisyon çalışmalarına, yaşamın her alanından bireyler ve topluluklar, sivil toplum örgütleri ve siyasal partiler katılmıştı. Oturumların açık olması ve çeşitli basın araçlarıyla yayınlanması, bu sürece bir bakıma tüm Güney Afrika’nın dahil olmasını sağladı. Böylece diyalog süreci, uzlaşmanın temeline şeffaflığı, demokrasiyi ve katılımı yerleştirdi.

Türkiye’de bu aşamada böyle bir komisyonun gerekli ve mümkün olup olmadığı sorusunu şimdilik bir kenara bırakıyorum. Esas dikkat çekmek istediğim husus, çatışmaların çözümünde demokratik usullerle otoriter yaklaşımlar arasındaki farktır.

Güney Afrika gibi, geçmişi ve o zamanki durumu Türkiye’yle kıyaslanamayacak kadar ağır ve karmaşık olan bir ülkede, herkesin mucize saydığı “barışçıl çözüm” demokratik usuller sayesinde mümkün olmuştur. Keskin kutuplaşma böyle aşılmış, demokratik inşa böyle gerçekleştirilmiştir. Neticede bütün engellere ve elverişsiz şartlara rağmen, demokratik siyasal kültürü yerleştirme konusunda da çok önemli mesafeler alındı. Sürece katılan bütün aktörler, demokrasi virüsünden az ya da çok nasibini aldı.

 “Kürt açılımı”nın başlarındaki hava da “diyaloga dayalı hakikat” arayışına uygun görünüyordu. Buna karşı en sert tepkiyi; tek sesli, tek kaynaklı mutlak hakikat savunucularının göstermesi sürpriz değil.

MHP’nin, tehditlerden oluşan çatışmacı bir üslup kullanması ve açıkça kutuplaştırıcı bir çizgi izlemesi, sahip olduğu otoriter/faşizan ruhun bir sonucudur. Bu tutum, Nazilerin ünlü ideologu Carl Schmitt’in doktrinini çağrıştırıyor. Schmitt’e göre, “siyasal eylemlerin ve saiklerin dayanağını oluşturan özgül siyasal ayırım, dost ile düşman ayırımıdır”. Schmitt, siyasetin nihai anlamını dost ile düşman arasındaki mücadele ve/veya savaşta görür.  Bu demektir ki, dost, düşman ve mücadele kavramları, gerçek anlamlarına, fiziksel öldürme konusundaki reel imkânla ilişki içinde olmak ve bu ilişkiyi korumak suretiyle ulaşırlar.

CHP de, otoriter anlayışın bir başka kaynağı olan “korku motifi”ne sarılıyor; Carl Schmitt’in çok değer verdiği ve ilham aldığı Thomas Hobbes’tan medet umuyor bir bakıma. CHP’nin en büyük “korku”su, demokratik siyasetin önünün iyice açılmasıdır. CHP, bir yandan gerilimi tırmandırırken, diğer yandan 1930’ların kaba inkârcı tezlerini yeniden ısıtıyor. Zira artık hükmü kalmamış yalanların ancak gerilim ve çatışma ortamında tedavülde kalabileceğini biliyor. Bir yandan da, demokratik siyaseti tamamen kadükleştirmek için, orduyu sahanın ortasına çekmeye çalışıyor.

Bu iki partinin yegane amacı, sistemin otoriter ve ayrımcı dayanaklarının çökmesini önlemektir. Bu çizgilerini de, ancak yaygın çatışma ihtimalini sürekli canlı tutarak yürütebilirler. Şu anda, bu hesaplarında kısmen başarılı olmuş görünüyorlar. Ancak bu başarı, kendi becerilerinden ve politikalarının toplumda yankı bulmasından kaynaklanmıyor. Açılımın başlatıcısı konumunda olan AKP’nin, bu süreci, demokratik değerlere dayanarak savunma ve ilerletme konusundaki zaafları onlara bu imkânı sunuyor. AKP’nin, salt kendi varoluşsal çıkarları açısından bile, biraz daha tutarlı ve cesur davranması gerekiyor. Bu kadarı bile, toplumun geniş kesimlerinin barış talebiyle birleşerek, otoriter ve çatışmacı güçlerin yarattığı puslu havanın ve karamsarlığın dağılmasını sağlar.

Ancak bu sürecin, barışçıl diyalog temelinde ve demokratik dönüşüm yönünde ilerlemesi için, bu hedefleri samimi ve kararlı bir şekilde sırtlayacak güçlü siyasal öznelere ihtiyaç var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu