23 Nisan 2018 Pazartesi 22:12
 

DEMOKRASİ YÜRÜYÜŞÜ

13 Ağustos 2010 Cuma 15:39

Demokrasi Yürüyüşü

Türkiye’nin de dahil olduğu “tepeden inme modernleşme projeleri”nin en önemli özelliği, toplumu sürekli kontrol altında tutacak mekanizmalara dayanmalarıdır. Bu mekanizmaların amacı, toplumu belli bir kalıba sokmak ve o kalıpta tutmaktır. Vesayet dediğimiz şey de, bu kontrol ihtiyacının kurumsallaşmasını ifade eder.

Her sistem kurumlarla çalışır, ama sadece onlara dayanarak varlığını sürdüremez. Sistemin devamı, toplumun da buna katkı yapmasına bağlıdır. Hiçbir sistem, sadece baskı ve zorla ayakta kalamaz. Bütün sistemler, toplumdan kabul görmek isterler; yani toplumun “rıza”sına muhtaçtırlar. “Rıza”nın en güvenilir ve rahatlatıcı yolu, sistemin meşru olduğu inancını yerleştirmektir. Ama tek yol bu değildir. Sistem, mesela “kaçınılmazlık” duygusu yayarak veya “alışkanlıklar” yaratarak da, sürekli zora başvurmadan işleyebilir. Yani toplumun geniş bir kesimine “bu sistemden kurtulma çaresi bulunmadığı” veya “bu sistem giderse, yerine mutlaka daha kötüsü gelecektir” fikrini kabul ettirerek de yola devam edebilir.

Tepeden inme modernleşme projelerinden türeyen sistemlerde, yönetmenin başlıca yöntemi “toplum mühendisliği”; rıza üretiminde kullanılan en etkili vasıta da “hafıza mühendisliği”dir. Türkiye’de cumhuriyet modernleşmesinin kurucu babaları, bu projenin başarısının, “hafızasız bir toplum” yaratmaktan geçtiğine inanıyorlardı. Bu düşünce, adeta bir varlık felsefesi haline getirildi ve bunu hayata geçirecek bir metodoloji yaratıldı. Bu toplumun bütün fertleri, bu tedrisattan geçirildi, böyle sosyalleşti.

Bu metodoloji, kavramların da bir hikâyesinin bulunduğu ve bu hikâyenin kavramların anlamını biçimlendiren bir etki, bir işlev gördüğü fikrini dışlamış; toplumun bu fikre yabancı kalmasını sağlamaya çalışmıştır. Bu zihniyetin temel öncüllerinden biri; başka pek çok şey gibi kavramların da bir geçmişinin olmadığı, bizim elimize doğdukları ve bizim onlara istediğimiz anlamı verebileceğimiz olmuştur. “Hukukun üstünlüğü”, “hukuk devleti” ve bilhassa “kuvvetler ayrılığı” gibi kavramlar, bundan nasiplerini fazlasıyla almışlardır.

Kuvvetler ayrılığı ilkesini ele alalım. Hem ilkenin doğrudan müellifi sayılan Fransız fikir adamı Montesquieu, hem de onun ilham aldığı İngiliz düşünür Locke, esas olarak iki kuvvetten söz ederler. Bunlar, yasama ve yürütmedir. Yargı işlevi ise türevseldir. Çünkü yargı, daha çok yasamanın koyduğu kuralları özlerine sadık kalacak biçimde uygulamakla yükümlü bir kuvvettir. Montesquieu’nün, yargıyı “ağırlığı olmayan kuvvet” olarak tanımlamasının nedeni ve anlamı budur. Bu yaklaşımda, yargı, siyasal karar alan, dolayısıyla yurttaşların hayatını doğrudan etkileyen bir kuvvet olarak tasarlanmamıştır.

Oysa bu ilke ülkemizde, en başta 27 Mayıs darbesinin ve onun ideologluğunu yapan hukukçuların üstün gayretleriyle adeta ters yüz edilmiştir. Mesela Montesquieu de, Locke da, yasamanın en üstün kuvvet olduğu konusunda kuşku duymazlar. Oysa bizimkiler, anayasa tekniklerini ustalıkla kullanarak, klasik kuvvetler kataloguna “askerî erk” diye bir yenisini eklemişlerdir. Erkler arasındaki ilişki şemasını da yeniden çizmişler; orduyu ve yargıyı aslî ve özerk; yasama ve yürütmeyi türevsel ve bağımlı erkler olarak kurgulamışlardır. Bunu da bize, kavramların evrensel anlamı olarak sunmuşlar ve pek çoğumuzu buna inandırmışlardır.

Bu sistem, ancak demokratik siyaset alanının daraltılıp güdükleştirilmesiyle işleyebilir. 12 Eylül’ün akıl babaları, bunun gayet iyi farkındaydılar. Bu nedenle, anayasalarını ve ideolojik hegemonyalarını, siyaseti itibarsızlaştırmak ve işlevsizleştirmek üzerine inşa ettiler. Üstelik bu konuda çok da başarılı oldular. Ontolojik dayanaklarını ve tarihsel misyonlarını siyasetin özgüleştirilmesi, yani toplumun her konuda aktif özne olması fikrinden alması gereken “sol hareketler”in büyük bir kısmını buna ikna etmiş olmaları, bu başarının çarpıcı bir göstergesidir.

Türkiye, büyük bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Bu dönüşümün toplumsal zemini ve desteği her geçen gün biraz daha güçleniyor. Toplum, “bu sistemin kaçınılmaz olduğu duygusu”ndan kurtulmaya başladı. Bu dönüşümden tedirgin olanlar ise, “alışkanlıkların” esiri olmaya devam edenlerdir. Bu esaret, her şeyden önce “siyaset”e engeldir. Çünkü demokratik siyasetin ön şartı, topluma dayanmayı kabul etmektir.

Dönüşümün en güçlü nesnel sonucu, bugüne kadar hiçbir siyasal geleneğin yeterince itibar etmediği “demokratik siyasetin önceliği” ve “parlamentonun üstünlüğü” anlayışının toplumda yaygın kabul görmeye başlamasıdır.

Son YAŞ toplantısında yaşananların asıl anlamı, tam da burada yatıyor. Anayasa değişikliği ve referandum tartışmalarına da bu çerçeveden yaklaşmak gerektiğine inanıyorum. Bu konudaki düşüncelerimi sonraki yazılara bırakarak, bu anlamı şöyle özetlemek istiyorum: Toplum, kendi kaderine sahip çıkma; yani demokrasiyi öğrenme ve yerleştirme yürüyüşüne devam ediyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu