16 Ağustos 2018 Perşembe 22:33
 

ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN VE ÇÖZÜMÜN BEDELİ

06 Temmuz 2010 Salı 14:34

Lakin şiddet, hâlâ en büyük hakikatimiz olmaya devam ediyor. Bu ülkenin son çeyrek asırlık tarihinde şiddetin neredeyse her türü tecrübe edildi; çok acılar çekildi, ağır bedeller ödendi. Bu tecrübelerden, şiddetten kurtulmayı sağlayacak dersler çıkarmış olmamız beklenirdi; ama durum öyle değil. Belki de asıl mesele, “şiddetsiz bir hayat”, daha doğrusu “şiddetten arınmış bir Kürt sorunu” hayal etme becerimizin iyice zayıflamış olmasında yatıyor. Pınar Kür’ün bir öyküsündeki sözlerle ifade etmek gerekirse; “yaşarken üzerinde bile durmadığımız, ama hep ayağımıza takılıp bizi tökezleten binlerce ayrıntıdan koskoca bir mutsuzluk edindik”. Şimdi sanki bu “mutsuzluğa” alıştık; “mutluluk” fikri bizi ürkütüyor, hatta hırçınlaştırıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlerin potansiyel bir şer odağı olarak görülmesi, her taleplerine “şiddet”le cevap verilmesi, bu “mutsuzluğun” en önemli kaynağını oluşturuyor. 12 Eylül, bu politikayı doruk noktasına taşıdı; uyguladığı sınırsız vahşetle “karşı şiddet”e güçlü bir meşruluk zemini sundu. PKK, bu “karşı şiddet”in şimdiye kadarki en güçlü temsilcisi olarak ortaya çıktı. Devlet, PKK’nın çıkışını, kendi şiddet politikasını sürdürmenin bahanesi saydı. Sıkıyönetim, olağanüstü hal gibi “anayasal rejimler”i devreye soktu. Onlar da yetmedi, 1990-1995 arasında “savaş hukuku”nu bile hiçe sayan yöntemlere sarıldı. Bu politikalar, PKK’yı bitirmek bir yana, daha da güçlendirdi; yok sayılan Kürt sorununun her yerde tartışılmasına yol açtı. Bu durum, “karşı şiddet”in, Kürt sorununun gündeme gelmesini sağlayan en etkili yöntem olduğu algısının küçümsenmeyecek bir çevrede yerleşmesine yol açtı. Tersinden söylersek, Kürtlerin kayda değer bir kesiminde, “şiddet olmazsa, Kürt sorunu konuşulmaz” inancı yaygınlaştı. PKK’nın “tek taraflı ateşkes” ilân ettiği dönemlerde Kürt sorununun gündemden düşmesi, bu algıyı ve inancı pekiştirdi. Şimdi Kürt sorunu yeniden gündemin merkezinde. Buna da, ne yazık ki, PKK’nın yeni silahlı eylemleri vesile oldu. Kürt sorununu bu tür şiddet dalgaları olmadan tartışmayı beceremediğimiz sürece, “şiddetin işe yaradığı algısı”nı yok edemeyiz. Yeni şiddet dalgasıyla ortaya çıkan bu yeni aşamada, yine ne yazık ki, siyasal aktörlerin neredeyse tamamı, tek çare olarak “şiddet”i öne çıkarıyorlar. Mesela MHP, olağanüstü hali ve Öcalan’ın idam edilmesini istiyor. Bu önerilerin tek anlamı olabilir: Savaşı yaygınlaştırmak ve derinleştirmek! MHP bir süredir “sokaktan çekildiği”ni iddia ediyor; birçok kimse de bunu takdir ve hayranlıkla karşıladığını belirtiyor. Ama MHP’nin bu talepleri, sokağı yangın yerine çevirmekten başka bir sonuç doğurmaz. Bu demektir ki, MHP, şeklen sokakta görünmekten kaçınsa da, sokağı politikalarının esas kaynağı ve güvencesi olarak görmekten vazgeçmiyor. CHP cephesinde, “askerî yöntemler” dışında bir öneri, inkâr politikasını biraz yumuşatarak sürdürmek dışında bir politika ufukta görünmüyor. AKP’ye gelince; Kürt sorununda barış ve çözüm umutlarını yeşerten “açılım”ı başlattı; ama bunu sonuca götürecek cesaret ve basireti gösteremedi. Dönüp dolaşıp, “kadim alışkanlığa”, yani “güvenlik politikası”na demir attı, böylece diğer aktörlerle yan yana geldi. Hatta bu politikaya yeni boyutlar eklemeye hazırlanıyor; meselâ NATO’yu devreye sokmaya çalışıyor. Bu yönelimin, ülkeyi MHP’nin önerilerinden farklı bir noktaya götürmeyeceğini görmüyor ya da iyice çaresiz durumda. Oysa mazeretlere sığınmak yerine, “çaresizlik” gibi görünen duruma bizzat kendi hatalarıyla sebebiyet verdiğini kabul etse; “eski yöntemler”den medet ummak zorunda kalmazdı. Üstelik bu yöntemler, kendileriyle bir varoluş kavgasına tutuştuğu güçleri yeniden ayağa kaldıracak şartları da canlandırıyor. Bu şeytan üçgeninden çıkışın, AKP’den önceki hükümetlerin bu ölçüde denemeye yanaşmadığı “demokratik usulleri” daha da ileriye götürmekten başka bir yolu yok. Kürt sorununu şiddetten ayrı düşünememe alışkanlığı PKK için de geçerli. Son şiddet dalgası sırasında yaşanan bir gelişme, bu durumun PKK açısından yarattığı çelişkileri iyice su yüzüne çıkardı. Birkaç aydan beridir bu çevrelerde, BDP’li belediyelerin “demokratik özerkliği” fiilen hayata geçirme hazırlığı yapılıyordu. Şimdi belediyeler bu yönde karar aldılar. Bu karar, çok ciddi ve önemli bir “politik hamle”dir; hem siyasal aktörlerin, hem de kamuoyunun somut çözüm seçenekleriyle doğrudan yüzleşmesini sağlayacak bir “politik çıkış”. Lakin bu hamlenin bu sonuçları doğurabilmesi için, silahların acilen susması gerekiyor. Bölgedeki sivil toplum örgütlerinin çağrılarını bu çerçevede değerlendirmekte büyük fayda var. Kürt sorununu demokratik yollarla çözmek, toplumsal yaşamın ve siyasal sistemin bütün temel unsurlarını yeniden tanımlama sonucunu doğuracaktır. Böyle bir çözümü isteyen tüm öznelerin, hele de buna soyunan siyasal iktidarın, bir “bedel ödemeye” hazır olmaları gerekir. Gerisini Pınar Kür’ün o öyküsünden getirelim: “Değişimin bedeli vardır. Gömlek değiştirirken sancılanmamak mümkün mü? Yitirerek kazanırsın. Kazanmanın başka yolu yoktur. Çoğu kez yitirdiğin ya da yitirdiğini düşündüğün şeyler de, senin sandığın kadar değerli, vazgeçilmez değillerdir. Çoğu zaman bir özveri bile değildir bu. Sen öyle sanırsın. Bir değişmedir yalnızca.” __._,_.___

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu