22 Ocak 2018 Pazartesi 19:05
 

CHP’DE YENİLENMENİN ANLAMI

02 Aralık 2010 Perşembe 13:09

Malum, Baykal’ın tasfiyesiyle sonuçlanan olaylar zincirinin başlangıcında “kaset tezgâhı” yer alıyor. Bunun da “planlı bir müdahale” olduğu açık! Bu durum, her şeyi komplo teorileriyle açıklamaya can atanlar için mükemmel bir fırsat sunuyor. Buna rağmen, komplo teorileri pek itibar görmedi. Baykal ve çevresi de, “tezgâh”ın arkasında kimlerin bulunduğu meselesinin üzerine gitmediler. Bunun nedenleri üzerinde ayrıca durmak gerekebilir. Belki de, Baykal ekibi ve destekçileri dâhil hemen herkes, CHP’de eski dönemin sonuna gelindiğini, “yeni bir hamle”nin kaçınılmaz olduğunu biliyor ya da seziyordu.

Konunun komplo teorileri batağına saplanmaması iyi oldu şüphesiz. Böylece CHP hakkında ve onun üzerinden Türkiye’deki siyasete dair meselelerin, tarihsel sürecin dinamikleri çerçevesinde ve daha bir suhuletle tartışılması kolaylaştı.

Bu tartışmada kilit nitelik taşıyan soruları hatırlatmakta fayda var: Baykal’ın istifasıyla gerçekten de CHP’de “bir dönem”in sonuna gelindi mi? Eğer öyleyse, biten dönem hangisidir? Kılıçdaroğlu’yla “yeni” bir dönemin başladığı söylenebilir mi? Eğer öyleyse, buradaki esas “yenilik” nedir?

CHP’de “bir dönem”in kapanmakta olduğunu varsaymak bana o kadar da zor görünmüyor. Aslı mesele, bittiğini varsaydığımız dönemin koordinatlarını belirlemekte yatıyor. CHP’nin hangi açılardan ne ölçüde “yenilenebileceği” sorusuna verilecek cevap da, bu belirlemeye göre değişecektir. Mesela, CHP’nin temsil ettiği temel fikirler ve değerlerden oluşan “kurucu misyon dönemi”nin sona erdiğini iddia edersek, “yenilenme”nin de çok radikal olacağını kabul etmemiz gerekir.

Güncel verilerden ve tarihsel bilgilerden hareketle, böyle bir iddianın ve kabulün dayanaksız olduğunu kolayca söyleyebiliriz. Bence CHP’nin geride bırakmaya çalıştığı dönem, 1999 seçimlerindeki hezimetle başladı.

28 Şubat’ın sıcak günlerinde Meclis dışında kalmanın yarattığı travma, CHP’yi yeniden tanımlama ve buna göre örgütleme projesinin ana kaynağını oluşturdu. Bu projenin hayata geçirilmesinde ilk dönemeç, Baykal’ın yeniden genel başkan seçildiği 2000’deki olağanüstü kurultay oldu. 1999 seçimlerinden birinci parti olarak çıkan DSP’nin 28 Şubat’ı sahiplenme ve sürdürme kabiliyetinde olmadığını düşünen “restorasyoncu çevreler”, kartlarını CHP’ye oynadılar. Böylece yeni kurulmasına rağmen ciddî teveccüh gören AKP’ye karşı 28 Şubat’ı savunmak ve sürdürmek, CHP’nin başlıca misyonu haline getirildi. Bu misyon, kısa sürede biraz daha rafineleşerek “restorasyonculuğun siyasi temsili”ne dönüştü.

Baykal CHP’si, bu misyonu taşıyabilmek için, “anti-politika” dediğim bir çizgi izledi. Bunun anlamı, demokratik siyaset mekanizmalarının işleyişini engellemekti. CHP, gerilim politikalarıyla kemikleştirdiğine inandığı yüzde yirmilik bir toplum kesimine dayanıyordu, ancak hedeflerine ulaşmanın asıl güvencesini başta ordu ve yargı olmak üzere vesayet kurumlarında, yani siyasetin dışında görüyordu.

Baykal yönetimi, bütün çabalarına rağmen, ne partiyi büyütebildi, ne de “rejim”i koruyabildi. Ülkedeki dönüşüm süreci de akmaya devam ediyordu. Bu dönüşümün hızından ve istikametinden “endişe” duyan çevreler, sürecin tamamen dışında kalma ve “etkisiz bir azınlık” konumuna düşme korkusuna kapıldılar. Bu çevreleri, ayrıntılı analizi şimdilik bir kenara bırakarak, sadece işaret etmekle yetineyim: Kentli büyük sermaye, küresel sistemin bazı kurum ve temsilcileri, laik orta sınıfların bir kısmı, Ergenekon zihniyetinin en azından bir kanadı.

Gerilimi tırmandırmanın, mağlubiyeti derinleştirip sürekli hale getirmekten başka bir sonuç doğurmadığını anlayan bu güçlerin ortak paydası, CHP’yi yeniden “siyasal alan”a taşımak, yani anti-politik çizgiden, sivil siyasal bir aktöre dönüştürmektir. Bunun için de, kurumlara dayanan değil, topluma konuşan bir yönetime ihtiyaç vardı. Asıl amaç, kaçınılmaz olduğu anlaşılan dönüşümün biçimlenmesinde söz ve etki sahibi olmak, yani dönüşüm dinamiklerini mümkün ölçüde kontrol altına almaktı. Bu amaca ulaşmanın yolu gerilimi azaltmaktan geçiyordu. Bunun adı da, “normalleşme”dir. Gerilimin ana kaynağını oluşturan şu meselelerde “yeni” bir hamle yapmadan “normalleşmek” mümkün olamazdı: Kürt sorununun çözümü, laikliğin yeniden tanımlanması, siyasal sistemin yeniden yapılanması.

CHP’nin “yeni” yönetimi, bu meselelerde “yeni” bir şeyler söylemeye çalışıyor. Ancak CHP’deki güç dengeleri henüz oturmuş değil. Aralık sonunda yapılacağı anlaşılan olağanüstü kurultay, bu açıdan çok önemli. “Yeni” hamlelerin ne olacağını görmek için, Kılıçdaroğlu ekibinin bu kurultaydan başarıyla çıkmasını beklemek gerekecek.

Lakin “yeni”nin sınırı konusunda şimdiden şunu söyleyebiliriz: CHP, “kurucu misyon”un temel değerlerini terk etmeyecek; en fazla bunları yeni şartlara uyarlamaya çalışacak. CHP’nin sonuna geldiği dönem, bu değil; 28 Şubat’la temelleri atılan “anti-politik restorasyoncu” dönemdir. Dolayısıyla CHP’deki en büyük “yenilik”, siyasete dönmek, demokratik siyasetin ilkelerine ve gereklerine tabi olmayı kabul etmek olacaktır. Bundan sonra, hem CHP hem de temsil ettiği toplumsal kesimler, değişimin ve dönüşümün etkilerine daha açık hale geleceklerdir. Bunun da Türkiye’de normalleşmenin yerleşmesi ve demokratikleşmenin daha az gerilim ve sancıyla ilerlemesi açısından çok önemli olduğuna inanıyorum.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu