23 Ekim 2018 Salı 06:01
 

BARIŞIN DİLİ

06 Eylül 2010 Pazartesi 00:29

1 Eylül, “Dünya Barış Günü” olarak kabul edilir; en azından belli ülkelerde ve çevrelerde. Başka “barış günleri” de var. Mesela Katolik Kilisesi için “Dünya Barış Günü” 1 Ocak’tır. Bir de Birleşmiş Milletlerin “Uluslararası Barış Günü” olarak ilan ettiği bir tarih var; o da 21 Eylül’dür.

1 Eylül, Alman ordusunun Polonya’ya saldırdığı ve böylece 2. Dünya Savaşı’nı başlattığı tarihtir. Savaşın ardından kurulan yeni dünya düzeninde, 1 Eylül, başta Doğu Almanya olmak üzere “sosyalist blok”a dâhil ülkelerde “savaşı lanetleme” faaliyetlerinin yapıldığı gün haline geldi. Bu program, bir süre sonra Batı Almanya’da da yankı buldu. 1957’nin 1 eylülünde Alman Sendikalar Birliği (DGB), “savaş, bir daha asla” parolasıyla anma etkinlikleri başlattı. Zamanla 1 Eylül, “Savaş karşıtlığı Günü”nden “Dünya Barış Günü”ne evrildi ve bu adıyla yaygın kabul gördü.

Bu tür günlerin, içi boş ritüellere dönüşme ihtimali her zaman vardır. Oysa bir günün böyle özel kılınmasında amaç, önemli bir meseleye, acil bir ihtiyaca bütün dünyanın dikkatini çekmektir. Ancak takvimin neredeyse her yaprağının bir “özel gün”e tahsis edildiği bir dünyada, insanların dikkatlerini bir noktaya yoğunlaştırmak hiç de kolay değildir. Böyle günlerde yapılan konuşmalar da, yazılan yazılar da, pekâlâ görev savma kabilinden bir nutuk iradı olarak algılanabilirler. Ben bu riski göze alıyorum ve 1 Eylül vesilesiyle “barış”a dair bir şeyler karalamak istiyorum.

Latincede bir deyim var: “Si vic pacem, para bellum.” Türkçe meali: “Barış istiyorsan, savaşa hazırlan!” Bütün Soğuk Savaş dönemi boyunca, her iki blokta da silahlanma yarışı, bu anlayışla meşrulaştırılmak istendi. Aslında düzenli orduların tarih sahnesine çıkması da aynı mantıkla açıklanır. Bu mantığa göre, güçlü bir ordu, düşmanı korkutur ve saldırmaktan caydırır. Her bir ülke ordusunu güçlendirirse, kimse kimseye saldırmaz; herkes barış içinde yaşar.

Hâlbuki barışı, savaşa hazır olma şartına bağladığımız anda, hayatlarımızı barışın değil, savaşın ruhuna mahkûm etmiş oluruz. Böyle bir ruh halinde, kalıcı ve belirleyici olan, savaş ihtimali ve tehdididir; barış ise, tesadüfî ve geçicidir.

Barış çalışmalarının üstatlarından, Alman bilim adamı Dieter Senghaas, geçen gün yetmiş yaşına bastı. “Ömrünü barışa adamış” sözünü gerçekten hak eden bu bilge insan, barışa giden yolda o Latince deyişin basitçe değiştirilmesinin önemini bıkmadan usanmadan vurguladı: “Barış istiyorsan, barışa hazırlan!”

Bu topraklarda, 25 yıldır yıkıcı bir savaş yürüyor. Bu savaşı sona erdirmek için, bugüne kadar “savaş hazırlığı”ndan başka bir yol ciddi olarak denenmedi. Devlet politikası, hep “şiddet” üzerine kuruldu. Savaşı bitirmek, hep “karşı taraf”ı bitirmek olarak anlaşıldı. Bunun için akla gelebilecek her türlü şiddet yöntemi uygulandı. Savaşın dili dışında bir dile izin verilmedi. Bu dil sadece resmî çevrelerle sınırlı kalmadı, toplumun geniş bir kesimine de nüfuz etti. Acılar bile savaş dilinin terimleriyle ifade edilir oldu; kanı yerde bırakmamak, intikam, şehitlik gibi.

PKK’ya ve çevresine hâkim olan mantık ve dil de aynıdır. Barış sözcüğü, en çok bu çevre tarafından kullanılır. Ancak bu çevrede de, barışa ulaşmak için, savaşma gücünün canlı tutulması bir zorunluluk olarak kabul edilir. Dil ve ritüeller de, büyük ölçüde savaş terminolojisinden devşirilmiştir.

Bu havada barışı sağlamak ve barışmak çok zordur. “Barış dili” diye bir şey de var ve fakat toplumsal ve siyasal dünyamızda bu dilin kapladığı yer çok küçük. Savaş sürdükçe daha da küçülecek. Tuğba Tekerek, bu gazetede dün başlayan yazı dizisinde, savaşın toplumun ruhunda açtığı en yıkıcı kara deliklerden birine ışık tutuyor ve çok değerli bir iş yapıyor. 1984’ten bu yana askerliğini “o bölge”de yapmış ve savaşın içinde bulunmuş insanları konuşturdukça, ruhları felç eden şiddet dilinin nerelere uzandığını ürpererek fark edeceğiz. Ki bu insanların sayısı beş milyonu buluyor.

PKK’nın “eylemsizlik kararı”yla yeniden bir barış ve barışma fırsatı doğdu. Savaşın yıkımlarını durdurmak ve sonra da tamir etmek istiyorsak, tam da şimdi savaşın dilinden arınmak, barışın dilini kullanmak zorundayız. “Af” ve “diyalog”, bu dilin en temel kavramlarıdır. Herkesin kendi acısını ve öfkesini öne çıkarması, sadece savaşın devamına hizmet edebilir. Diyalog, zaten en az iki tarafın iletişim içinde olmasını gerektiren bir süreçtir. Af da öyle aslında! Demek istediğim, affı, bir tarafın, mesela devletin, diğer tarafa, mesela PKK yöneticilerine ve mensuplarına bir atıfeti, bir inayeti olarak göremeyiz. Kürtlerden de af dilemek gerekiyor. Barışmak için, birbirimizi karşılıklı affetmeye ihtiyacımız var. Bu yüzden, bütün toplumun af sözcüğüne alışmasını ve ısınmasını sağlayacak bir dil kurmak lazım. Affı ve diyalogu ihanetle eş anlamlı tutmak, barışmanın yolunu tıkar, barışın toplumsal zeminini tahrip eder. Tayyip Erdoğan gibi, demokratik açılım çerçevesinde “barışmanın gerekliliğine ve erdemine” vurgu yapan etkili konuşmalar yapmış bir liderin, şimdi meydanlardaki polemiklerin havasına kapılarak tersine bir dil kullanmaya başlaması, bu açıdan son derece talihsiz ve tehlikelidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu