22 Ocak 2018 Pazartesi 19:11
 

BARIŞA EVET

20 Ağustos 2010 Cuma 16:59

Almanya’da çatışma çözümü ve barış araştırmaları alanında çalışan beş önemli kuruluş, her yıl birlikte bir “barış raporu” hazırlar. Bu raporlarda, dünyanın çeşitli bölgelerinde süregelen uluslararası ve iç çatışmalarla ilgili, uzmanların tahlil ve tesbitleri yer alır. “2010 Barış Raporu”, bu yılın Nisan’da tamamlandı, Mayıs’ta da kitap halinde yayımlandı.

Doğrudan uluslararası unsur taşıyan Afganistan’daki durum, bu yılki raporun “yakıcı dosyası”nı oluşturuyor. Ardından “iç çatışma” olarak nitelenen vakalar ele alınıyor. Aralarında “Türkiye’deki Kürt sorunu”nun da bulunduğu on dört örnek, bu bölümde işleniyor.

Raporu hazırlayanlar, ortak değerlendirmelerini yansıtan bir giriş bölümü de yazmışlar. Burada, devletlerarası savaşların giderek seyrekleştiği, buna karşılık “iç çatışmalar”ın çok daha yaygın ve önemli hale geldiği vurgulanıyor ve özetle şöyle devam ediliyor: İç çatışmalar, devletlerarası savaşlardan çok daha uzun sürerler, onlara nazaran daha büyük kayıplara yol açarlar ve toplumların temellerini ağır biçimde tahrip ederler. Bu çatışmaları sona erdirmek, savaşları bitirmekten çok daha zordur. İç çatışmaların yaşandığı ülkelerde, taraflar birbirlerini “kötünün tecessümü” olarak sunarlar; kendi cenahlarından yükselen itirazları da “ihanet” sayarlar. Savaşın yarattığı acılardan “mağdur/şehit efsaneleri” türetirler ve bunları savaşı sürdürmeyi sağlayacak şekilde kullanırlar. Böylece artık “dile gelmeleri ve itiraz etmeleri” mümkün olmayanları, yani ölüleri, başka ölümleri meşrulaştırmanın dayanağı yaparlar. Uzun süre devam eden iç çatışmalarda; kendi cephesini bir arada tutmak, fiziksel ve siyasal açıdan hayatta kalmak, karşı tarafı mağlup etmek veya en azından kendi mağlubiyetini önlemek gibi kaygılar, başlangıçtaki hedeflerin önüne geçerler, hatta onların yerini alırlar. Böylece “şiddet”, özerkleşmeye başlar; kendi başına bir alan haline gelir; sonuçta barışçıl siyaset imkânlarının ve uzlaşma arayışlarının sahasını sürekli daraltır.

Rapor, her bir iç çatışma vakasının özgül yapısını ve farklı dinamiklerini göz ardı etmeden, bunların sona erdirilmesi konusunda öneriler de içeriyor. Bütün özgüllük ve farklılıkların ötesinde, vakaların hepsi için geçerli olduğu düşünülen bir önerme de var raporda. Buna göre, esas mesele, şiddet aktörlerini siyasal hasımlara, rakiplere ve muhtemel ortaklara dönüştürecek yaratıcı stratejiler geliştirmektir. Kısacası ve açıkçası, barışa giden yol “siyasallaşma”nın önünü açmaktan geçer. Bunun için, birkaç aşamadan oluşan bir “yol haritası”na ihtiyaç var. Bu harita, her şeyden önce silah bırakmayı mümkün kılacak fiziksel şartlar, kurumsal çerçeve ve güvenceler konusunu açıklığa kavuşturmalıdır. Ayrıca iç çatışmayı doğuran temel sorunu çözmenin, hemen her zaman devleti yeniden yapılandırmayı gerektireceği veya bu sonucu doğuracağı bilinmeli, bu “reformlar”a işaret eden adımların hazırlıkları da haritaya konmalıdır.

PKK’nın silahlı eylemlere başlamasından, yani Kürt sorununun uzun süreli ve sistematik şiddet içeren bir çatışmaya dönüşmesinden bu yana yirmi altı yıl geçti. Diğer bütün iç çatışma vakalarında olduğu gibi, burada da şiddet, bütün lanetli sonuçları ve kirletici etkileriyle birlikte “kendi özerk alanını ve dinamikleri”ni yarattı. Şimdi bir kez daha, bu kanlı döngüden çıkma şansı doğdu. Arkamızda korkunç insani kayıplar ve ağır bir toplumsal tahribat var. Bu imkânı kaçırırsak, geri dönebileceğimiz bir yer yok artık. Zahmetli de olsa, ileriye doğru yürümekten başka çaremiz kalmadı. Bu yürüyüş ise, ancak demokratik siyaset zemininde gerçekleşebilir.

PKK’nın “eylemsizlik kararı”nın kalıcı bir ateşkese ve oradan silah bırakmaya uzanması, demokratik siyasetin her alanda işlemesine bağlıdır. Kürt siyasal hareketi çevresinde bu yönde iyimserlik yaratan gelişmeler var. DTK’nın yeniden yapılanması ve eş başkanlıklarına Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un seçilmesi, bu açıdan çok önemlidir.

Öte yandan, ordunun ve yargının vesayetini kıracak gelişmeler, Türkiye’nin genelinde demokratik siyasetin önünü açmaya devam ediyor. Son YAŞ toplantılarında orduya geri adım attırılması, bu yönde güçlü bir hamledir. HSYK toplantılarındaki “kriz”in de, benzer bir etki yaratması, yani yargıdaki vesayetçi bürokratik hâkimiyetin sarsılmasıyla sonuçlanması kuvvetle muhtemeldir. Ama asıl kırılma, anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle gerçekleşecektir. Önümüzdeki referandum, tam da ve esas olarak bu yüzden önemlidir. Referandumdan “evet” çıkması halinde, yargı bürokrasisine hâkimiyet ve vesayet imkânı sunan şartlar ve zemin değişecektir. HSYK’nın yapısında ortaya çıkacak çoğulculuk, yargıda otokrasiden demokrasiye geçiş için önemli bir potansiyel yaratacaktır.

Referandumdan çıkacak “evet”, parlamentonun anayasa yapma yetkisinin onaylanması, ordu ve yargı vesayetinin reddedilmesi ve toplamda demokratik siyaset evreninin güçlenmesi anlamına gelecektir. Böylece Kürt sorununda “Türk tarafı”nın, siyaset içinden ve sivil dünyadan temsil edilmesi çok daha mümkün olacaktır. “Kürt tarafı”nın baş aktörü PKK da, muhtemelen bunu gördü ya da görmüş olması umulur. Kürt sorunu demokratik siyaset kanallarına aktıkça, belki uzun sürecek ama ölümsüz ve yıkımsız akacak bir çözüm süreci de mutlaka yerleşecektir.

__._,_.___

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu