15 Ekim 2018 Pazartesi 17:54
 

ARAF

16 Mayıs 2011 Pazartesi 09:55

Aysel Tuğluk, DTK’nın Diyarbakır’da yapılan olağanüstü toplantısında, Kürt sorununda bulunduğumuz yeri araf olarak tarif etti. “Cehennemin bir fersah ötesi cennet, cennetin bir adım ötesi cehennem” şeklindeki Kürt atasözüne atıf yapan Tuğluk , “İşte tam da bu araf halindeyiz. Cennet olsa birlikte yaşayacağız. Cehennem olsa birlikte yanacağız” dedi.

Kürt sorununda bir araf hali yaşadığımız doğru. Üstelik bu yeni bir şey de değil; uzun süredir bu haldeyiz.

Arafın türlü tanımları ve tasvirleri var. Ama günlük konuşmalar içinde, esas itibariyle “arada kalmışlık” karşılığında kullanırız “araf” kelimesini. İyiye de kötüye de yakın olduğumuz, her ikisine de kayabileceğimiz bir zemindir bu anlamda “araf”.

Kürt sorununda, cennetin kokusuna yaklaştığımız nadir zamanlar dışında, yönümüz daha ziyade cehenneme doğru kaydı bu uzun araf süresinde.

Kimilerine göre araf, şikâyet edilecek bir yer değil aslında. Ruhun hep canlı, varoluşun daha renkli ve heyecanlı olduğu bu yer; birer “son durak” olan cennetten de cehennemden de evladır. Samuel Beckett, bu fikrin en hararetli savunucusu olarak bilinir. Beckett’in, tüm zamanların en olağanüstü şairi Dante’nin İlahi Komedya’sındaki araf tasvirinden ilham aldığı kesindir. Beckett’in, tutkulu bir Dante hayranı olduğunu da hatırlatayım.

Bu fikre, bireysel hayatlar ve gönüllü tercihler bakımından hiçbir itirazım yok. Lakin toplumsal meseleler söz konusu olduğunda, ebedî araf dehşet bir yıkımla eş anlama gelebilir. Kürt sorununu, buna sarsıcı bir örnek olarak görebiliriz.

Araf halini en ihtirasla ele alan, Ortaçağ Hıristiyan İlahiyatı olmuştur. Bu dönem, arafın cennetten çok cehenneme yakın olduğunu savunan öğretilerle doludur. Basitleştirerek söyleyeyim; bu öğretilere göre, araf geçici bir hâldir ve bu hâl uzadıkça cennete gitme ihtimali de zayıflar. Belki bu yüzden, mesela Almancada “araf” için, “cehennemin eşiği” anlamına gelen “Vorhölle” kelimesi de kullanılır.

Kürt sorununda araf haline saplanıp kalmamızın pek çok sebebi var. Ancak bunlardan bir tanesi, bana fazlasıyla önemli görünüyor. Marx’ın yardımıyla anlatmaya çalışayım.


Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i kitabının girişinde şunları söyler: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi özgür iradeleriyle ve kendi seçtikleri koşullar altında değil; doğrudan karşı karşıya kaldıkları verili ve geçmişten gelen koşullar altında yaparlar. Ölü kuşakların gelenekleri, yaşayanların zihnine adeta bir kâbus gibi çöker. Ve tam da kendilerini ve maddi çevrelerini devrimci bir dönüşümden geçirmeye, henüz var olmayan bir şey yaratmaya çabalar görünürken, yani özellikle devrimci kriz dönemlerinde, korku içinde geçmişin ruhlarını yardıma çağırırlar; onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını ödünç alır ve yeni tarih sahnesine bu saygıdeğer tebdili kıyafetle ve ödünç dille çıkarlar... Tıpkı yeni bir dil öğrenmeye başlayan birinin bunu hep kendi anadiline tercüme edip durması gibi...

Sonuç, bir parodidir Marx’a göre. Yeni bir dünyanın ancak yeni bir dille yaratılabileceğini söyleyen Ingeborg Bachmann’a göre de, “Dil, yalnızca yeniymiş gibi görünsün diye onunla oynandığında, öcünü zaman yitirmeksizin alır ve bu davranışın gerçek yüzünü ortaya vurur”.

Kürt sorununda, mütemadiyen cehennemi hatırlatan bu araf hali, tam da bu sorunu yaratan eski dil bir türlü terk edilmediği ya da ondan vazgeçilemediği için varlığını koruyor. Bu dile sembolik olarak “Türkçe” diyelim. Kürt sorununun siyasal/demokratik yollarla çözülmesinden yana olduğunu söyleyenlerin büyük bir kısmı bile, meselenin derinliklerine bakarken, esas itibariyle Türkçeyi kullanıyorlar; farkında olarak veya olmayarak. Oysa çözümü mümkün kılacak yeni dilin yaratılması için, ilk hayatî adım bu dilin dışına çıkmaya çalışmaktır. Buna eşlik etmesi gereken adım da, meseleye Kürtçeyle yaklaşmayı denemektir. Bu buluşma, her iki dilin içindeki engelleri aşan, bilhassa Türkçenin sırtındaki ağır yükleri boşaltan yeni bir dil yaratacaktır.

Yaratmalıdır da esasen! Aksi halde, 18. yüzyılın son çeyreğinde yaşamış ünlü Alman şair Karoline von Günderrode’nin şu sözleri üzerinde çok düşünmemiz gerekecek: “Bana öyle geliyor ki, sanki tabutumda yatıyorum ve her iki benliğim şaşkın şaşkın bakıyor birbirine.

Daha da beteri, hepimiz kanatlarımızı, en azından kanatlarımızdan birini kaybeder ve yine Günderrode’nin şu sözlerini acıyla tekrarlamak zorunda kalırız: “Ah, bize bahşedilmiş kanatları hareket ettirememek, ne koyu bir azap, ne büyük bir lanettir!

Son bir not: Hıristiyanlıkta, vaftiz edilmeden ölen çocukların arafta kaldığına inanılır. Yeni Papa XVI. Benedikt, seçildikten sonra bu konuya el attı. Bu çocukların durumuna bir çare bulması için önde gelen ilahiyatçılardan bir komisyon oluşturdu. Üç yıl süren yoğun müzakerelerin ardından komisyon Nisan 2007’de çalışmalarını tamamladı ve “Bütün argümanların değerlendirilmesi sonucunda, vaftiz edilmeden ölen çocukların kurtarılmasını umut etmek için yeterince sebep bulunduğu” kanaatine vardı.

Tercümesi şudur bu kararın: Vatikan, çocuklar için arafı ilga etti, hepsini cennete gönderdi!

Soru da şudur: Biz daha ne kadar bekleyeceğiz?


YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu