18 Haziran 2018 Pazartesi 00:37
 

ANAYASA VE TOPLUMSAL GERÇEKLİK

14 Eylül 2010 Salı 00:16

Anayasa ve toplumsal gerçeklik

Günlük konuşmalarda anayasadan söz edilince, yürürlükteki hukuksal belge kastedilir. Bunda yadırganacak bir şey yok. Zira herkesin “uzmanlık terimleri”ni bilmesi, tutumlarını buna göre kurması beklenemez. Esasen öyle bir beklenti, gündemdeki bir meselede uzmanlık bilgisine sahip olmayanların konuşma hakkına da sahip olamayacakları gibi bir dayatmayı beraberinde getirir. Bunun sonu seçkincilik ve otoriterliktir.

Ancak bazen “uzmanlık kavramları”na başvurmadan, olaylara uygun isimleri koymak zordur. Mesela anayasa tartışmalarının böylesine yoğun ve sert geçtiği bir ortamda, anayasa teorisinde yardım almak, zihinlerdeki karışıklığa bir parça deva olabilir.

Anayasa teorisinde ve hukukunda, çok sayıda anayasa tanımı vardır. Bunlar, çoğu zaman “kavram çiftleri” şeklinde formüle edilirler. “Hukukî bir belge olarak anayasa”, bunlardan sadece bir tanesidir. Bu kavram, belli usullerle yürürlüğe girmiş, üstün bağlayıcı güce sahip kuralların toplandığı hukukî metni ifade eder. “Hukukî anayasa”yı daha iyi açıklamak için en çok kullanılan kavram ise, “fiilî anayasa”dır. “Fiilî anayasa” ise, ülkenin toplumsal yapısını ve siyasal sistemini belirleyen gerçek güç ilişkilerinin kurallarını ve dinamiklerini anlatır.

Hukukî anayasa ile fiilî anayasa, her zaman örtüşmezler. Bu ikisi arasında bir çatışmanın ortaya çıkması da mümkündür. Bugün Türkiye’de yaşananlar, bu durumun tipik bir örneğidir.

1982 Anayasası’nın varoluş nedeni, toplumu katı bir disiplin ve sıkı bir kontrol altında tutmaktı. Toplumsal gelişmeler, bu disiplin ve kontrol düzeninde gedikler açtıkça, “hukukî anayasa” da aşınmaya başladı. Toplumsal gelişmeyi durdurmak, yani sosyal gerçekliği hukukî anayasaya yeniden uygun hale getirmek için çeşitli manevralar yapıldı. Bunların en büyüğü 28 Şubat’tı. Bu darbeyle, disiplin ve kontrol düzeninin bin yıl sürecek şekilde restore edilmesi planlanmıştı; ancak bir yıl bile dayanamadı.

Aralık 1999’daki Helsinki Zirvesi’nde, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik adaylığının resmen kabul edilmesi, içerdeki dönüşüm dinamiklerinin güçlenmesine önemli katkı sundu. Böylece “hukukî anayasa” ve onun kurduğu disiplin-kontrol düzeni, bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı. Kasım 2002 seçimleri, bu meydan okumanın ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Bunu fark eden “vesayet güçleri”, toplumsal gelişmeyi durdurmak üzere, kanlı oyunlar tezgâhlamaya ve darbe planları yapmaya başladılar. Ama bu yönde attıkları her adım, onların sonunu hızlandırmaktan başka bir sonuç vermedi. Onların iktidarını güvence altına alan “hukukî anayasa”, toplumsal gelişmenin dalgalarıyla daha da zayıfladı.

Bu arada yeni bir “fiilî anayasa” şekilleniyordu. Hukukî anayasayla kurulan düzenin en önemli iki ayağında köklü değişimler meydana geliyordu: Bunlar Kürt sorunu ve vesayet meselesiydi. 82 Anayasası’nın Kürt sorununa bakışını temellendiren inkârcı mantık hayat karşısında iflas ediyordu. “Kürt realitesi” toplumsal gerçekliğin olağan bir parçası haline geliyordu.

Ergenekon soruşturması, darbe planlarını da içerecek şekilde yayıldıkça, vesayet sisteminin ordu ayağında büyük sarsıntılar oluyordu. Son YAŞ toplantıları, yeni “fiilî anayasa”nın etkisini teyit etti.

Hukukî anayasayı ve onun kurduğu düzeni koruma ve kollama misyonu, artık büyük ölçüde yargıya kalmıştı. Yargı da bu konuda elinden geleni yapıyor doğrusu. Ancak yargının gücüne temel oluşturan “hukukî anayasa”, toplumsal gelişmelere dayanan “fiilî anayasa” karşısında geriledikçe, yargı da bu misyonu yerine getirmekte zorlanıyor. 12 eylülde oylanacak anayasa değişikliği, yargının bu gücünü budamayı öngörüyor.

Oluşum halindeki “fiilî anayasa”, kimileri tarafından şeriat veya diktatörlük olarak sunuluyor. Ama hayat onları sürekli yalanlıyor. Onların esas kaygısı, eski düzenle birlikte, sahip oldukları imtiyazları ve iktidar konumlarını da yitirecek olmalarıdır.


Normatif düzen ile fiilî düzen; mevcut hukuk ile gerçeklik arasında çatışma yaşandığında, sonuçta kaybeden normatif düzen ve mevcut hukuk olur. Bu çatışmayı çözmenin en makul yolu, toplumun kendi kaderine sahip çıkmasını sağlayacak demokratik yapıları ve mekanizmaları kurmak ve geliştirmektir. Son on yıldır “hukukî anayasa” karşısında sürekli mevzi kazanan “fiilî anayasa”, demokratik siyaset alanının genişlediği, çoğulculuğun olağanlaştığı bir toplumsal ve siyasal yapıya giden yolu işaretliyor.

12 eylüldeki referandumda oylanacak olan esas mesele budur. Demokratikleşmeye ve çoğulculaşmaya evet mi, hayır mı? “Evet” çıkarsa, her şey birden bire değişmeyecek, ama bu yöndeki gelişim hızlanacak. “Fiilî anayasa”nın demokratik kazanımlarını “hukukî anayasa”ya dönüştürme imkânları çoğalacak.

Ya “hayır” çıkarsa? Ben pek ihtimal vermiyorum, ama “hayır” çıksa da, bu gelişme belki yavaşlayacak, lakin durmayacak. Zira 12 Eylül 1980’in “hukukî anayasası”, on yıldır biriken demokratik kazanımları ve dinamikleri 12 Eylül 2010’dan çıkacak bir “hayır”la silme gücüne sahip değil artık.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu