16 Ağustos 2018 Perşembe 22:33
 

ANAYASA TARTIŞMALARI VE DEMOKRATİK SİYASET

03 Nisan 2010 Cumartesi 01:09

Anayasa tartışmaları, somut bir paket etrafındaki bir çekişmeden çok daha fazlasına işaret ediyor. “Siyaset”e dair anlayış ve davranış ayrışması, bir kez daha belirginleşiyor. “Bir kez daha” diyorum; zira uzunca bir süredir, gündemde öne çıkan bütün meseleler, böyle bir belirginleşmeye vesile oluyor. Bu vesilelerin başında Ergenekon süreci geliyor; daha doğrusu Ergenekon, sözünü ettiğim ayrışmayı tahrik eden konuların toplandığı ana başlık gibi duruyor.

Ergenekon süreci, esas itibariyle, yerleşik “vesayet sistemi”nin kalbine yapılan bir müdahaledir. Bu tür büyük müdahalelerin, büyük yarılmalar yaratması kaçınılmazdır. Bu yarılmaların kutuplaşmaya evrilmesi de anormal bir durum değildir. Yarılamaların derin, kutuplaşmanın keskin olduğu durumlarda, “kökten tarafsızlık” diye bir konum olamaz. Elbette bu gibi durumlarda dahi, her şey “ak ve kara”dan ibaret görülemez; şüphesiz “ara alanlar” ve “gri bölgeler” mevcut olmaya devam eder. Ancak bu bölgelerden siyasal hayata anlamlı bir müdahalenin şartı, esasa dair net bir tutum takınmaktır.

Anayasa tartışmalarında da benzer bir manzara söz konusudur. AKP’nin hazırladığı paket, eksiğiyle gediğiyle, bir hedefe yönelmektedir. Bu da, vesayet sisteminin temel sütunlarından biri olan “yargı”yı yeniden düzenlemektir. HSYK’nın tam bir oligarşik yapıya sahip olduğu apaçık ortadadır. Bu yapının, vesayet sistemindeki diğer sütun olan orduyla etkileşimine dair pek çok açık veri vardır. Bu alışverişin yarattığı sonuçlar, yani “ağır adaletsizlik halleri” de, hafızasını tümüyle yitirmemiş herkesin az ya da çok bilgisi dahilindedir.

HSYK için pakette önerilen yeni sistem, mevcut yapıdan çok daha “çoğulcu”dur. Oligarşinin panzehiri ise, tam da budur, yani çoğulculuktur. Elbette HSYK’yı daha çoğulcu hale getirmek mümkündür. Mesela parlamentoya kurul üyelerinin bir kısmını belirleme yetkisi tanınması, böyle bir etki yapar. Buna rağmen, pakette teklif edilen sistem de, bu yönde önemli bir adımdır.

Aynı şeyler, daha zayıf bir şekilde de olsa, Anayasa Mahkemesi için de geçerlidir. Pakette, cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi’ne üye seçme yetkisinin devam ettirilmesi, AKP’nin sistem içinde kendini koruyacak dayanaklar yaratma hesabının ürünü olabilir. 1982 Anayasası’nı yapanlar da aynı hesapla hareket etmişler, yani cumhurbaşkanını bir tür “bekçi” olarak tasarlamışlardı. AKP’nin bu mantığı koruması, paketin demokratik dönüşüme katkısını belli ölçülerde azaltıyor. Mamafih, mevcut yapı, önerilen sisteme göre çok daha kapalı ve monolitiktir.

Sonuç itibariyle, yargı alanında teklif edilen düzenlemeler, “mükemmellik”ten uzaktır; lakin bu kadarı bile, vesayet sisteminden çıkış için yolu açmaktadır.

Bu pakete karşı çıkanların bir kısmı, esasen vesayet sisteminde en ufak bir gedik bile açılmasını istemeyenlerden oluşuyor. Onların katı defansı, kendileri açısından tutarlı bir oyun şeklidir. Fakat hem vesayet sistemine karşı çıkıp, hem de bu değişiklik tekliflerine cephe almak nasıl açıklanabilir? İşte “siyaset”e dair anlayış burada devreye giriyor.

Demokratik siyaset, insanların gerçek dünyasındaki somut tarihselliğiyle tanımlanır. Hiçbir yere yerleştirilmemiş bilgi, ne kadar “doğru ve kesin” olursa olsun, siyasete hizmet edemez.

“Saf bilimsel doğrular” ve bundan kaynaklanan “steril tutumlar”, “siyasal yaşamı anlaşılır kılma ve siyasal pratiği adil kılma gereksiniminden uzaklaştırır; bunun yerine anlaşılırlığı mutlaklaştırma ve adaleti düzeltilemez kılma gereksinimine yöneltir; çalışılan konuyu çarpıtma ya da terk etme pahasına.

Öte yandan, demokratik siyaset, çatışmanın siyasal süreç içinde merkezî yer işgal ettiğini kabul eder. Elbette çatışmayı mutlaklaştırmaz; ama onu her ne pahasına olursa olsun yok etmeyi veya bastırmayı da reddeder. Demokratik siyasette hedef, çatışmayı yaratıcı bir şekilde dönüştürmektir. Bu hedefle uyuşmayan “uzlaşma” önerileri, çatışmayı siyasal çerçevenin dışına taşıyıp orada çözmeye çalışmakla aynı kapıya çıkar.

Anayasa paketi, iki büyük kriz alanına, derin kutuplaşma şartlarında demokratik dönüşüm doğrultusunda bir müdahale imkânı sunmaktadır. “Uzlaşma” çağrısı ve arayışı, ancak bu dönüşüme hizmet ederse, bir işe yarar.

Nesnel bir bakışla, bu dönüşümden en fazla “yarar” sağlayacak olanlar, vesayet sisteminin doğrudan mağdurlarıdır. Bu nedenle, bu mağdurlar adına siyaset yapma iddiasında olanlar, “kendi çıkarları gereği” demokratik siyasetin ruhuna uygun davranmak zorundadırlar. Mesela bu mağdurlardan bir kısmını temsil eden BDP’nin tutumu, genel olarak, demokratik siyasetin mantığıyla uyum içindedir. Anti-politikanın iğvasına kapılmadığı takdirde, BDP demokratik dönüşüm sürecinin motor güçlerinden biri haline gelebilir.

Burada AKP’ye de büyük sorumluluk düşüyor. AKP, siyaset dışı aktörlerle nafile uzlaşma çabasının veya onlara yaranma saplantısının, büyük dönüşümlerin önünü tıkadığını ve bunun “kendi çıkarı”na da olmadığını görmek zorundadır. Anayasa paketiyle atılan önemli adımın hakkını vermek, ancak dönüşümü taşımaya aday aktörlerle mutabakat arayışını ciddiye almakla mümkündür.

Siyasetin hakikatine varmak isteyen aktörlere de şunu hatırlatmakta yarar var: Eğer siyasal hakikat diye bir şey varsa, bu büyük soyut hedeflerden veya “faydasız doğrular”dan değil, ancak “deneyim esnasında yaratılan” türden bir hakikat olabilir...

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu