17 Aralık 2017 Pazar 01:36
 

PARALEL

04 Kasım 2015 Çarşamba 10:45

Siyaset sahnesinde en üst makamdan konuşulunca insan makama saygı gereği inanmak istiyor. Mesela, “Operasyon medyası karşısında kendi medyamızı dayatalım demedik. Medya özgür olsun, rekabet olsun, renkli olsun dedik.” Bu önermeye kim karşı çıkabilir? Ama o zaman neden havaalanlarının bekleme salonlarında sadece iktidarı destekleyen gazeteler yolculara sunuluyor da diğerleri yok? Neden “havuz medyası” diye bir olgu yaratıldı. Neden eleştiren yayın organları sürekli saldırı altında; yazarları işten atılıyor veya kovuşturmaya uğruyor? Neden kimi TV kanalları devletin verici hizmetinden mahrum bırakılarak karartılıyor?
 
“Dayatmacı sahte din anlayışı karşısında bu ülkeye din, mezhep, inanç dayatanlardan olmadık.” İşte gerçek laikliğin, dolayısıyla demokrasinin temeli olabilecek bir önerme. Öyleyse, biz bilim, sanat ve teknoloji üretebilecek kapasitede bir gençlik yetiştirmek istiyoruz demek yerine, neden “Dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz” deniyor? Dindar gençlik yetiştirmek devlete, hükümetlere mi düşmüş?
 
Bu soruya “evet” demek “hangi din, hangi mezhep” sorularını da beraber getirir. Alevilerin birkaç makul isteklerinin bile karşılanmadığı bir dindarlık anlayışı ancak mezhepçiliğe yol açar. Bilimsel düşünceden ve felsefeden kopuk dindarlık, dinin giderek daha radikal yorumlarına yol açar ki bu damar, devlet/hükümet eliyle öğretilen dini hiçbir zaman yeterli görmez. El Kaide ve IŞİD bağlantılı hareketlerin ülkemizde kolayca örgütlenmeleri, dindar olsun da nasıl olursa olsun anlayışından kaynaklanmış olabilir mi?
 
Şimdi bu radikal/cihatçı akımlar, ülkedeki resmi din öğretisini bir sapma, küfür olarak görüyorlar. Onlar için resmi din öğretisi “sahte”. Her yere, idare binalarının yanına bile inşa edilen camiler de gösteriş simgesi…
 
“Bu topraklarda adam yetişmesin diye ellerinden geleni yaptılar… Tek sesli, tek renkli diktatörler karşısında el pençe divan duran medyayı…”
 
Pek çok konuda öfke içeren ve daha kötü bir geçmişle hesaplaşan bu konuşma, tüm TV kanallarından verildi (başkası olamazdı). Cumhuriyet, yoksul ve geri kalmış bir toplumun çağı yakalama projesiydi. İlk hedefi eğitimli nesiller yetiştirmekti. Bu konuda epey yol alınmış olmasaydı ne şimdiki siyasetçiler bulundukları yerde olurlardı ne de bu yıl kimya Nobel’i alan Dr. Aziz Sancar, başarısını Türkiye’de aldığı tıp eğitimine borçlu olduğunu söylerdi.
 
Sorun, eğitimin kalitesinden çok (onda da çok eksiğimiz var) bu eğitimin özgür, araştırıcı, sorgulayıcı bireyler yetiştirmeye dönük olmaması. Rejimin hiç değişmeyen otoriter yapısı kendisini sorgulayacak bireyin de eğitimin de önünü hep kesti.
 
Bu nedenle şikâyet edilen şey şimdi eskisinden daha iyi değil, üstelik bu çağda bilimsel düşünceyle çatışan inanç temelli bir eğitim istemek zamanın ruhuna aykırı.
 
“Diktatörler karşısında el pençe durmaya” gelince… Önerme doğrudur. Diktatörler çağında durum böyleydi. Türkiye bunu büyük ölçüde aştı ama demokrasi çağında tek-adam rejimi aramayı, hatta dayatmayı nasıl açıklanmalı?
 
Kabataş!
 
İnsan başını niye örter? Dininin gereği olduğuna inandığı için. Pekiyi din dürüstlük, meslek ahlakı, yalan söylememeyi de emretmez mi?
 
O tarihte gazetede editör olarak çalışan M.S, Star Gazetesi’nde yayımlanan deri eldivenli adamların saldırısına uğradığı hatta üstüne işendiği iddia edilen olay kadınla “röportajı” için gazeteci E.Ç’ye soruyor: “Bunları bu kadın mı anlattı?” E.Ç’nin yanıtı: “Psikolojik olarak bitmiş durumda… Konuşacak hali yoktu. Ne anlatabilirdi ki? Ama ne demek istediğini ben anladım!”
 
Gerçekten paralel bir dünya üretildi siyaset adına, yalan dolan ve çarpıtmanın sıradanlaştığı…

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNANLAR

KÖŞE YAZARLARI

ÖNE ÇIKANLAR

HAVA DURUMU

5 günlük hava durumu